3 Haziran 2012 Pazar

PEYGAMBERLERİN KURANDA BİLDİRİLEN HİKMETLİ KONUŞMALARI

Din ahlakını yaşayan ve Allah'ın büyüklüğünü kavrayan kimselerin, din ahlakından uzak yaşayan bilgisiz insanlara hissettiklerini ve düşündüklerini samimi bir şekilde ifade edebilmeleri, birçok insanın İslam ahlakına ısınmasına ve kalbinde Allah sevgisinin ve korkusunun artmasına vesile olabilir. Bu ise Allah Katında çok hayırlı olduğu umulan bir ameldir. Dolayısıyla iman edenler için akıl, hikmet ve hayır dolu konuşmalar yapabilmek büyük önem taşır. Bu konudaki en önemli örnek ise peygamberlerimizdir.
Allah, "Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir..." (Bakara Suresi, 269) ayetiyle, tüm peygamberlerin hikmet verilerek ödüllendirildiğini bildirmiştir.
Hz Yusuf’un Hikmetli Üslubu
Müminlerin sahip olmaları gereken hikmetli konuşma üslubunun en güzel örneklerinden biri de Hz. Yusuf’un zindan arkadaşlarına yaptığı konuşmada görülmektedir. Kendisine rüyalarının yorumunu soran zindan arkadaşlarının sorularına cevap vermeden önce kendi istediklerini anlatmış dikkatlerinin açık olduğu anda onlara tebliğ yaparak çok akıllıca bir yol izlemiştir. Konuşmanın seyrini kendi istediği gibi yönlendirmiş, onların merak ettikleri konulardan önce daha acil ve önemli gördüğü konulardan bahsetmiştir. Ayetlerde bildirildiği üzere Hz. Yusuf:
Allah’a şirk koşmanın büyük bir yanılgı olduğunu ve tevhid inancını anlatmıştır.
İçinde bulundukları din ahlakından uzak toplumda yaşanan çarpıklıkları anlatmış ve onlara yalnızca Allah’a kul olmalarını öğütlemiştir.
Geçmiş peygamberlerden de örnekler vermiş tüm peygamberlerin aynı hak din üzerinde olduğunu hatırlatmıştır.
"Bir sürü Rabler mi yoksa kahhar olan Allah mı?" diye sorarak aynı zamanda Allah'ın cezalandıran, azaplandıran ve kahreden sıfatlarını onlara hatırlatmıştır. Böylece hem düşünmelerini hem de Allah'tan korkmalarını sağlamaya çalışmıştır.
Onlara taptıkları ilahları hatırlatmış, bunların batıl olduklarını, gerçekliliklerine dair haklarında hiçbir delil bulunmayan, atalarından kalan sahte ilahlar olduklarını bildirmiştir. Sadece Allah'a kulluk etmek gerektiğini açıklamış, ancak insanların çoğunun bunları bilmediğini söylemiş ve onları dosdoğru din ahlakına davet etmiştir.
Hz. Yusuf’un zindan arkadaşlarına verdiği bu öğütler, tebliğindeki hikmeti gözler önüne sermektedir. Hz. Yusuf'un uyguladığı bu yol, Müslümanların din ahlakını insanlara anlatırken kullanabilecekleri önemli bir yöntemdir.
Hz. Lokman’ın Oğluna Verdiği Öğütler
Allah'ın verdiği ilimle, hikmet ve yüksek hitabet gücüne sahip elçilerden biri de Hz. Lokman'dır. Kuran'da bildirilen "Andolsun, Lokman'a "Allah'a şükret" diye hikmet verdik..." (Lokman Suresi, 12) ayetinde, Hz. Lokman'ın bu ilmi haber verilmektedir.
Hz. Lokman, Allah’ın haber verdiği sınırları koruyan samimi bir mümin olarak, oğluna yaptığı tebliğ ile de Allah’ın izniyle tüm insanlara yol göstermektedir.
Allah, "Gerçekten, Allah, Kendisi'ne şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur." (Nisa Suresi, 48) ayetiyle şirkin çok büyük bir günah olduğunu bildirmiştir. Şirkin ne denli büyük bir zulüm (yalan, iftira, haksızlık) olduğunun bilincinde olan Hz. Lokman da oğluna öğüt verirken öncelikle şirkten kaçınmasını söylemiştir. Hz. Lokman’ın bu öğüdü bir ayette şöyle bildirilmiştir:
"Hani Lukman oğluna -öğüt vererek- demişti ki; "Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür." (Lokman Suresi, 13)
Hz. Lokman oğluna öğüt verirken, ona büyüklüğe kapılmanın büyük bir yanılgı olduğu konusunda da hatırlatmada bulunmuştur. Çünkü bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Aklın, bilginin gerçek sahibi de Allah’tır. Her şeyde Allah'a muhtaç olan insan gibi aciz bir varlığın, -kendinde bir güç ve üstünlük varmış gibi- büyüklenmeye kalkışması, yürüyüşüyle, konuşmasıyla kibirli bir tavra girmesi son derece kötü bir ahlak özelliğidir. Hz. Lokman'ın büyüklenme konusunda oğluna yaptığı hatırlatma Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
"İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. " (Lokman Suresi, 18)
Hz. Lokman'ın oğluna öğütte bulunduğu konulardan biri de insanların bir kısmının göz ardı ettikleri Allah'ın her an her şeyi görmekte ve bilmekte olduğu gerçeğidir. İnsan zaman ve mekanla sınırlı bir varlıktır. Başka bir kişi tarafından aktarılmadıkça, ancak kendi bulunduğu yerde, zamanda gelişen olaylardan haberdar olabilir. Bulunduğu zaman ve mekanın dışına çıkarak olayları değerlendirmesi asla mümkün değildir. Bu da insanın en büyük acizliklerinden biridir. Oysa insanı yaratan Rabbimiz, zaman ve mekanın da Yaratıcısı'dır; dolayısıyla bu kavramlara bağımlı değildir. Zamanın ve mekanın kapsadığı yani kainatta gerçekleşen her olaydan haberdardır. Bu nedenle ahiret günü Rabbimiz dünya hayatında işlenen her amelin karşılığını eksiksizce verecektir. Hz. Lokman'ın bu konudaki öğüdü Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
"Ey oğlum, (yaptığın iş) gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır). Şüphesiz Allah, latif olandır, (her şeyden) haberdardır." (Lokman Suresi, 16)
Hz. İsa İkinci Kez Dünyaya Gelişinde Yüksek Hikmet ve Hitabet Gücü ile Tanınacaktır
Hz. İsa'nın Allah'ın bir elçisi olarak hikmetle ödüllendirildiğine ve bunu kendi kavmine de bildirdiğine Kuran'da şöyle dikkat çekilmiştir:
"Allah şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı,hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim..." (Maide Suresi, 110)
Bu ayetler doğrultusunda ikinci kez dünyaya gelişinde Hz. İsa'yı tanımaya vesile olacak en önemli işaretlerden birinin, onun yapacağı "hikmetli, isabetli ve çok etkili konuşmalar" olduğu anlaşılmaktadır. Diğer tüm konularda olduğu gibi hikmetli konuşma da, peygamberlere has çok dikkat çekici bir özelliktir. Kuran'ı kendilerine rehber edinmiş olan müminler, Hz. İsa'nın konuşmalarının diğer bir ayette de belirtildiği gibi "özü kapsayan bir bilgi" (Kehf Suresi, 91) içerdiğini ve bunun ancak Allah'ın seçtiği elçilere has olduğunu anlarlar. Gösterdiği üstün akıl, yaptığı kusursuz teşhisler, getirdiği çözümler her zaman çok isabetli olup Allah'tan özel olarak verilmiş bir hikmetin en açık alametlerini oluşturacaktır. Böylece üstün şahsiyeti ve aklı açıkça göze çarpacaktır.
Kuran Ahlakına Hikmetle Çağırmanın Önemi
Sonsuz rahmet sahibi olan Allah, Kuran'da iman edenlerin en önemli ibadetlerinden birinin tebliğ, yani Kuran'da bildirilen gerçekleri insanlara anlatmak ve onları iman etmeye davet etmek olduğunu bildirmiştir. Öyle ki bu ibadet, hayatın her alanını kapsar. Bu nedenle tüm müminler, değerli peygamberlerimizin elçilik göreviyle şereflendirildikleri andan itibaren büyük bir kararlılıkla yaptıkları gibi, sözleriyle ve tavırlarıyla yaşamlarının her anında Allah’ın bildirdiği ahlakı diğer insanlara anlatmakla ve İslam ahlakını temsil etmekle yükümlüdür. İnsanları hak yola davet etmenin önemi, Kuran'da şöyle bildirilir:
"Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka." (Asr Suresi, 2-3)

PEYGAMBERLERİN KURANDA BİLDİRİLEN HİKMETLİ KONUŞMALARI

Din ahlakını yaşayan ve Allah'ın büyüklüğünü kavrayan kimselerin, din ahlakından uzak yaşayan bilgisiz insanlara hissettiklerini ve düşündüklerini samimi bir şekilde ifade edebilmeleri, birçok insanın İslam ahlakına ısınmasına ve kalbinde Allah sevgisinin ve korkusunun artmasına vesile olabilir. Bu ise Allah Katında çok hayırlı olduğu umulan bir ameldir. Dolayısıyla iman edenler için akıl, hikmet ve hayır dolu konuşmalar yapabilmek büyük önem taşır. Bu konudaki en önemli örnek ise peygamberlerimizdir.
Allah, "Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir..." (Bakara Suresi, 269) ayetiyle, tüm peygamberlerin hikmet verilerek ödüllendirildiğini bildirmiştir.
Hz Yusuf’un Hikmetli Üslubu
Müminlerin sahip olmaları gereken hikmetli konuşma üslubunun en güzel örneklerinden biri de Hz. Yusuf’un zindan arkadaşlarına yaptığı konuşmada görülmektedir. Kendisine rüyalarının yorumunu soran zindan arkadaşlarının sorularına cevap vermeden önce kendi istediklerini anlatmış dikkatlerinin açık olduğu anda onlara tebliğ yaparak çok akıllıca bir yol izlemiştir. Konuşmanın seyrini kendi istediği gibi yönlendirmiş, onların merak ettikleri konulardan önce daha acil ve önemli gördüğü konulardan bahsetmiştir. Ayetlerde bildirildiği üzere Hz. Yusuf:
Allah’a şirk koşmanın büyük bir yanılgı olduğunu ve tevhid inancını anlatmıştır.
İçinde bulundukları din ahlakından uzak toplumda yaşanan çarpıklıkları anlatmış ve onlara yalnızca Allah’a kul olmalarını öğütlemiştir.
Geçmiş peygamberlerden de örnekler vermiş tüm peygamberlerin aynı hak din üzerinde olduğunu hatırlatmıştır.
"Bir sürü Rabler mi yoksa kahhar olan Allah mı?" diye sorarak aynı zamanda Allah'ın cezalandıran, azaplandıran ve kahreden sıfatlarını onlara hatırlatmıştır. Böylece hem düşünmelerini hem de Allah'tan korkmalarını sağlamaya çalışmıştır.
Onlara taptıkları ilahları hatırlatmış, bunların batıl olduklarını, gerçekliliklerine dair haklarında hiçbir delil bulunmayan, atalarından kalan sahte ilahlar olduklarını bildirmiştir. Sadece Allah'a kulluk etmek gerektiğini açıklamış, ancak insanların çoğunun bunları bilmediğini söylemiş ve onları dosdoğru din ahlakına davet etmiştir.
Hz. Yusuf’un zindan arkadaşlarına verdiği bu öğütler, tebliğindeki hikmeti gözler önüne sermektedir. Hz. Yusuf'un uyguladığı bu yol, Müslümanların din ahlakını insanlara anlatırken kullanabilecekleri önemli bir yöntemdir.
Hz. Lokman’ın Oğluna Verdiği Öğütler
Allah'ın verdiği ilimle, hikmet ve yüksek hitabet gücüne sahip elçilerden biri de Hz. Lokman'dır. Kuran'da bildirilen "Andolsun, Lokman'a "Allah'a şükret" diye hikmet verdik..." (Lokman Suresi, 12) ayetinde, Hz. Lokman'ın bu ilmi haber verilmektedir.
Hz. Lokman, Allah’ın haber verdiği sınırları koruyan samimi bir mümin olarak, oğluna yaptığı tebliğ ile de Allah’ın izniyle tüm insanlara yol göstermektedir.
Allah, "Gerçekten, Allah, Kendisi'ne şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur." (Nisa Suresi, 48) ayetiyle şirkin çok büyük bir günah olduğunu bildirmiştir. Şirkin ne denli büyük bir zulüm (yalan, iftira, haksızlık) olduğunun bilincinde olan Hz. Lokman da oğluna öğüt verirken öncelikle şirkten kaçınmasını söylemiştir. Hz. Lokman’ın bu öğüdü bir ayette şöyle bildirilmiştir:
"Hani Lukman oğluna -öğüt vererek- demişti ki; "Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür." (Lokman Suresi, 13)
Hz. Lokman oğluna öğüt verirken, ona büyüklüğe kapılmanın büyük bir yanılgı olduğu konusunda da hatırlatmada bulunmuştur. Çünkü bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Aklın, bilginin gerçek sahibi de Allah’tır. Her şeyde Allah'a muhtaç olan insan gibi aciz bir varlığın, -kendinde bir güç ve üstünlük varmış gibi- büyüklenmeye kalkışması, yürüyüşüyle, konuşmasıyla kibirli bir tavra girmesi son derece kötü bir ahlak özelliğidir. Hz. Lokman'ın büyüklenme konusunda oğluna yaptığı hatırlatma Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
"İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. " (Lokman Suresi, 18)
Hz. Lokman'ın oğluna öğütte bulunduğu konulardan biri de insanların bir kısmının göz ardı ettikleri Allah'ın her an her şeyi görmekte ve bilmekte olduğu gerçeğidir. İnsan zaman ve mekanla sınırlı bir varlıktır. Başka bir kişi tarafından aktarılmadıkça, ancak kendi bulunduğu yerde, zamanda gelişen olaylardan haberdar olabilir. Bulunduğu zaman ve mekanın dışına çıkarak olayları değerlendirmesi asla mümkün değildir. Bu da insanın en büyük acizliklerinden biridir. Oysa insanı yaratan Rabbimiz, zaman ve mekanın da Yaratıcısı'dır; dolayısıyla bu kavramlara bağımlı değildir. Zamanın ve mekanın kapsadığı yani kainatta gerçekleşen her olaydan haberdardır. Bu nedenle ahiret günü Rabbimiz dünya hayatında işlenen her amelin karşılığını eksiksizce verecektir. Hz. Lokman'ın bu konudaki öğüdü Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
"Ey oğlum, (yaptığın iş) gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır). Şüphesiz Allah, latif olandır, (her şeyden) haberdardır." (Lokman Suresi, 16)
Hz. İsa İkinci Kez Dünyaya Gelişinde Yüksek Hikmet ve Hitabet Gücü ile Tanınacaktır
Hz. İsa'nın Allah'ın bir elçisi olarak hikmetle ödüllendirildiğine ve bunu kendi kavmine de bildirdiğine Kuran'da şöyle dikkat çekilmiştir:
"Allah şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı,hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim..." (Maide Suresi, 110)
Bu ayetler doğrultusunda ikinci kez dünyaya gelişinde Hz. İsa'yı tanımaya vesile olacak en önemli işaretlerden birinin, onun yapacağı "hikmetli, isabetli ve çok etkili konuşmalar" olduğu anlaşılmaktadır. Diğer tüm konularda olduğu gibi hikmetli konuşma da, peygamberlere has çok dikkat çekici bir özelliktir. Kuran'ı kendilerine rehber edinmiş olan müminler, Hz. İsa'nın konuşmalarının diğer bir ayette de belirtildiği gibi "özü kapsayan bir bilgi" (Kehf Suresi, 91) içerdiğini ve bunun ancak Allah'ın seçtiği elçilere has olduğunu anlarlar. Gösterdiği üstün akıl, yaptığı kusursuz teşhisler, getirdiği çözümler her zaman çok isabetli olup Allah'tan özel olarak verilmiş bir hikmetin en açık alametlerini oluşturacaktır. Böylece üstün şahsiyeti ve aklı açıkça göze çarpacaktır.
Kuran Ahlakına Hikmetle Çağırmanın Önemi
Sonsuz rahmet sahibi olan Allah, Kuran'da iman edenlerin en önemli ibadetlerinden birinin tebliğ, yani Kuran'da bildirilen gerçekleri insanlara anlatmak ve onları iman etmeye davet etmek olduğunu bildirmiştir. Öyle ki bu ibadet, hayatın her alanını kapsar. Bu nedenle tüm müminler, değerli peygamberlerimizin elçilik göreviyle şereflendirildikleri andan itibaren büyük bir kararlılıkla yaptıkları gibi, sözleriyle ve tavırlarıyla yaşamlarının her anında Allah’ın bildirdiği ahlakı diğer insanlara anlatmakla ve İslam ahlakını temsil etmekle yükümlüdür. İnsanları hak yola davet etmenin önemi, Kuran'da şöyle bildirilir:
"Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka." (Asr Suresi, 2-3)

KURAN’DAKİ PEYGAMBER KISSALARININ ÖNEMİ

İnsanlara bir rahmet ve hidayet rehberi olarak indirilen Kuran’da Peygamberimiz Hz. Muhammed’in yaşadıklarından, inkar edenlere yönelik tebliğinden ve Allah’ın dinini yaymak için yaptığı büyük mücadeleden çok önemli hikmetler aktarılır. Aynı şekilde Peygamberimizden önce yaşamış olan Hz. Musa, Hz. Yusuf, Hz. İsa, Hz. Yunus, Hz Lut, Hz. Nuh, Hz. Şuayb ve Hz. Salih gibi birçok elçinin hayatları hakkında da önemli bilgiler verilir. Onlar da, Peygamberimiz gibi, insanları Allah’a iman etmeye davet edip ahiret gününe karşı uyarmakla, güzel ahlakın toplum içinde benimsenmesi amacıyla hak dinin tebliğini yapmakla sorumlu kılınmışlardır.
Ayetlerde elçilerin güzel ahlakları, samimi duaları, zorluklar karşısındaki tavırları ve ihlaslı çabaları tüm insanlara bir öğüt ve hatırlatma olarak tarif edilir. Ve Allah insanlara, bu kutlu elçilerin gösterdikleri yola uymalarını, onlara itaat etmelerini öğütler. Bu hidayet önderlerinin yolunda ilerleyen, sakınan ve davranışlarını düzeltenlerin, dünya ve ahiret hayatları boyunca bir korku ya da üzüntü yaşamayacaklarını müjdeler. (Araf Suresi, 35) Elçilerin gönderilme amaçları Nisa Suresi’nde şu şekilde bildirilir:
Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik… (Nisa Suresi, 64)
İşte Kuran’da bu değerli ve kutlu insanlar arasında adı geçen peygamberlerden biri de Hz. Süleyman’dır. Hz. Süleyman Hz. Nuh’un soyundan gelen, kendisine Allah katından hidayet ve yüksek ilim verilen bir peygamberdir. Kuran’da Hz. Süleyman ile ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır:
… Bundan önce de Nuh’u ve onun soyundan Davud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u hidayete ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz. (En’am Suresi, 84)
Allah Hz. Süleyman’ı İsrailoğulları’na bir uyarıcı ve korkutucu olarak göndermiştir. Ve o, Allah katından vahiy alan peygamberlerden biridir:
Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyettik. Davud’a da Zebur verdik. (Nisa Suresi, 163)

HZ.SÜLEYMAN’IN VEFATI

Böylece onun (Süleyman’ın) ölümüne karar verdiğimiz zaman, ölümünü, onlara, asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp-düşünce, açıkca ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı böylesine aşağılanıcı bir azab içinde kalıp-yaşamazlardı.
(Sebe Suresi, 14)

Pek çok peygamberin ölümü hakkında Kuran’da pek bilgi verilmezken, Hz. Süleyman’ın ölümü hakkında çok önemli bazı detaylar bildirilmektedir. Ayetlerden anlaşıldığına göre, Hz. Süleyman öldüğü esnada çevresinde cinler bulunmaktaydı ve muhtemelen bu cinler kendilerine Hz. Süleyman tarafından verilen görevleri tamamlamak için çalışıyorlardı. Ancak cinler, onun ölümünü fark etmedikleri için çalışmaya devam ettiler. Bu ayette, cinlerin gaybı bilmediklerine dikkat çekilmektedir. Şayet gaybı bilselerdi, hiç şüphesiz Hz. Süleyman’ın ölümünü de hemen fark edebileceklerdi. Çünkü ayette “aşağılanıcı bir azap” kelimesiyle vurgulandığına göre cinler son derece ağır ve yorucu bir iş yapmaktaydılar

KURAN’DA CİNLER

Sitenin önceki bölümlerinde Hz. Süleyman’ın emrine cinlerin verilmesinin onun için Allah’tan çok büyük bir destek olduğunu anlattık. Bu noktada Kuran’da verilen bilgiler üzerinde durmak gerekir.
Kuran’da cinlerin ateşten yaratıldıkları bildirilir. İlgili ayetler şu şekildedir:
Cann’ı (cinni) da ‘yalın-dumansız bir ateşten’ yarattı. (Rahman Suresi, 15)
Ve Cann’ı da daha önce ‘nüfuz eden kavurucu’ ateşten yaratmıştık. (Hicr Suresi, 27)
Kuran ayetleri incelendiğinde cinlerin de aynı insan toplulukları gibi bir hayatları olduğu anlaşılmaktadır. Ayetlerde cinlerin de gelmiş ve geçmiş ümmetleri olduğundan bahsedilmektedir. Onların da soyları, ataları bulunmaktadır. (Araf Suresi, 38; Kehf Suresi, 50) İnsanlardan daha farklı bir boyutta yaşamakta, ancak insanları görüp izleyebilmekte, konuşmalarını dinleyebilmektedirler.
Cinlerden İfrit Hz. Süleyman’a o daha makamından kalkmadan, Sebe Melikesi’nin tahtını getirebileceğini söylemiş ve “… ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim.” (Neml Suresi, 39) diye belirtmiştir. Bu ifadeyle, onun bir yerden diğer bir yere çok büyük bir hızla hareket ettiğine, bir maddeyi başka bir yere iletebildiğine işaret ediliyor olabilir.
Allah cinlerin yaratılış amacını “Ben cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat Suresi, 56) ayetiyle bildirmiştir. Onlar da elçiler ve elçilere indirilen kitaplar vasıtasıyla uyarılıp korkutulmakta, dünya hayatında nasıl davranışlarda bulunacaklarıyla denenmekte, ibadet ve itaat etmekte, bunun sonucunda da Allah’tan bir karşılık bulmaktadırlar. Allah Enam Suresi’nde şu şekilde bildirir:
Ey cin ve insan topluluğu, içinizden size ayetlerimi aktarıp-okuyan ve size bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp-korkutan elçiler gelmedi mi? Onlar: “Nefislerimize karşı şehadet ederiz” derler. Dünya hayatı, onları aldattı ve gerçekten kafir olduklarına dair kendi nefislerine karşı şehadet ettiler. (Enam Suresi, 130)
Ayette de bildirildiği gibi cinlerle insanların imtihanları birbirine çok benzemektedir. Onların bazıları da dünya hayatının geçici süslerine aldanmakta, uyarıldıkları halde hidayet yolundan uzaklaşmaktadırlar. Yine ayetlerden peygamberlerin tebliğlerini dinledikleri, Kuran okunurken ona kulak verdikleri ve öğrendikleriyle kendi kavimlerini uyardıkları anlaşılmaktadır. Ahkaf Suresi’nde cinlerin Hz. Muhammed’in tebliğini dinledikleri şöyle haber verilir:
Hani cinlerden birkaçını, Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: “Kulak verin;” sonra bitirilince kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler. Dediler ki: “Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve doğru olan yola yöneltip-iletmektedir.” (Ahkaf Suresi, 29-30)
Allah birçok ayetinde cinlere ve insanlara birlikte hitap etmekte, çeşitli öğütlerde bulunmakta ve onları cehennem azabıyla korkutmaktadır. Araf Suresi’nin 38. ayetinde Allah “Cinlerden ve insanlardan sizden önce geçmiş ümmetlerle birlikte ateşe girin…” şeklinde buyurmaktadır. Hz. Muhammed’e bir hidayet rehberi olarak indirilen Kuran’ı yalanlayan cin ve insan topluluklarının durumu ise İsra Suresi’nde şu şekilde bildirilmektedir:
De ki: “Eğer bütün ins ve cin (toplulukları,) bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler.” (İsra Suresi, 88)
Allah’ın cinlere ve insanlara birlikte hitap ettiği ayetlerden bazıları şu şekildedir:
İşte bunlar, cinlerden ve insanlardan kendilerinden evvel gelip-geçmiş ümmetler içinde (azab) sözü üzerlerine hak olmuş kimselerdir. Gerçekten onlar ziyana uğrayanlardır. (Ahkaf Suresi, 18)
Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)

KURAN’DA ŞEYTAN


Şeytanla ilgili Allah Kuran’da birçok ayet bildirmiş, insanları şeytanların vesveselerine karşı uyarmıştır. Şeytanın Kuran’da bildirilen özelliklerini öğrenmek, insanın onun zayıf tuzak ve hilelerine düşmemesi için son derece önemlidir
. İBLİS’İN ALLAH’A OLAN İSYANI VE KÜÇÜK DÜŞÜRÜLMESİ
Kuran’da, Allah’ın Hz. Adem’i yarattıktan sonra tüm meleklerden ona secde etmelerini emrettiği istediği bildirilir. Meleklerin hepsi Allah’ın emrine uymuş, ancak İblis bu emre itaat etmemiştir. Hz. Adem çamurdan, kendisi ise ateşten yaratıldığı için kendisinin daha üstün olduğunu öne sürmüş ve bu nedenle Hz. Adem’e secde etmeyeceğini söylemiştir:
Andolsun, Biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: “Adem’e secde edin” dedik. Onlar da İblis’in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. (Allah) Dedi: “Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?” (İblis) Dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” (Araf Suresi, 11-12)
İblis, Hz. Adem’e secde ettiğinde küçük düşeceğini sanmış, kibirinden ve büyüklenme arzusundan dolayı Allah’ın emrine itaat etmemiştir. Allah’ın herşeyin yaratıcısı olduğunu bildiği, herşeyin tasarrufunun yalnızca Allah’a ait olduğundan haberdar olduğu halde, kendince büyüklenmiş ve insandan “daha hayırlı olduğunu” iddia etmiştir. Üstelik bunları iddia ederken son derece saygısız bir üslup kullanmış, bir yandan Allah’a iman ettiğini iddia ederken, bir yandan da O’na karşı gelme cüretinde bulunmuştur.
Büyüklük peşinde olan İblis, bu hareketi ile kibirini koruyacağını düşünmüş, ama yanılmıştır. Çünkü beklentisinin aksine çok küçük düşmüş, aşağılanmış ve kovulmuştur. Dahası, tüm insanlık tarihi boyunca onun kovulan, yerilen, aşağılanan ve kötülerin en kötüsü olarak cehennemde azap görecek olan bir varlık olduğu bilinmektedir ve gelecekte de bilinecektir. İblis’in Allah’ın huzurundan kovuluşu ayetlerde şöyle bildirilir:

(Allah:) “Öyleyse oradan in, orada büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin.” (Araf Suresi, 13)
(Allah) Dedi: “Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım.” (Araf Suresi, 18)
Aslında şeytanın içine düştüğü bu durum, kibirli, kendini beğenmiş insanların düştükleri durumla aynıdır. Onlar şeytanın tuzaklarına düşerek büyüklenir, bu şekilde saygı ve itibar göreceklerini zannederler. Ancak tam aksine aşağılanırlar. Herşeyden önce Allah katında küçülürler, çünkü, “Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez”. (Nisa Suresi, 36) İnsanlar arasında da küçülürler; kibirli insanların hiçbirinin gerçek bir dostu, gerçek bir seveni yoktur, hatta herkes böyle insanlardan için için nefret eder. Bu, aşağılanmanın en kötülerinden biridir. Daha büyük bir aşağılanma ise, bu insanların cehennemde şeytanlarıyla birlikte görecekleri şiddetli azap olacaktır.
ŞEYTAN İLK OLARAK HZ. ADEM VE EŞİNE VESVESE VERDİ
İblis Allah’ın huzurundan kovulduktan sonra, kıyamete kadar sürecek olan mücadelesine başladı. İnsanları aldatarak saptırmak için onlara türlü yollardan sokuldu. İlk büyük tuzağı, cennette yaşamakta olan Hz. Adem’i ve eşini kandırarak, onları Allah’ın emrine itaatsizliğe sürüklemesiydi. İnsanlık tarihinin başlangıcındaki bu olay Kuran’da şöyle anlatılır:
Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz. Şeytan, kendilerinden “örtülüp gizlenen çirkin yerlerini” açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.” Ve: “Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim” diye yemin de etti. Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: “Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?” Dediler ki: “Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız.” (Allah) Dedi ki: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır.” Dedi ki: “Orda yaşayacak, orda ölecek ve ordan çıkarılacaksınız.” (Araf Suresi, 19-25)
İşte insanlığın dünyadaki yaşamının başlangıcı, Hz. Adem’in üstteki ayetlerde anlatılan durumuydu. Ancak Hz. Adem Allah’a tevbe etti ve Allah onu bağışladı. İblis’in insanların aleyhine yürüttüğü mücadelesi ise son bulmadı.
Onler o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar.
(Nisa Suresi, 117)
ŞEYTANLAR İNSAN ŞEKLİNDE OLABİLİRLER
Allah Kuran’da şeytanların insan veya cin şeklinde olabileceklerini, konuşarak veya insanların kalplerine vesvese vererek onları etkileyip, doğru yoldan saptırabileceklerini bildirmiştir. Yani şeytanlar insan şekline de girip, insanların arasında dolaşabilmektedirler. Allah bu durumu Kuran’da şöyle bildirmektedir:
De ki: İnsanların Rabbine sığınırım. İnsanların Malikine, İnsanların (gerçek) ilahına; “Sinsice, kalplere vesvese ve şüphe düşürüp duran” vesvesecinin şerrinden. Ki o, insanların göğüslerine vesvese verir (içlerine kuşku, kuruntu fısıldar); Gerek cinlerden, gerekse insanlardan. (Nas Suresi, 1-6)

İsmali Hakkı Altunbezer’in tuğra şeklinde besmele levhası (Ekrem Hakkı Ayverdi hat koleksiyonu)
Ayette görüldüğü gibi, “insan ve cin şeklindeki şeytanlar”dan insanların sakınmaları gerekir. İblis -Allah’ın dilemesi dışında- insana görünmez, ancak zihinlerine etki eder. İnsanlar, bazen akıllarından geçen kötülükleri, kuruntuları, dine muhalif düşünceleri kendilerinden zannederler. Oysa bunları onlara fısıldayan şeytandır. Eğer şeytanın etkisi altında olduklarını fark edip, Allah’a sığınır ve hemen hayır ve güzellik yönünde düşünür, Kuran ayetlerini akıllarına getirirlerse, şeytanın bu fısıldamalarının üzerlerinde hiçbir etkisi olmaz:
Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Araf Suresi, 200-201)
Şeytanlar aynı zamanda insan olarak da karşımıza çıkarlar. Bu bir insanın dostu olarak gördüğü bir yakını, bir fikir adamı veya saldırgan bir insan olabilir. Bu şeytanlar tüm özellikleri ile insana benzerler. Ancak konuşma ve tavırları ile insanları Allah’ın yolundan saptırmaya, onları dünya hayatına tutku ile bağlamaya çalışırlar.
Allah, birçok ayetinde şeytanın orduları olduğunu bildirmektedir. Ve bu şeytan orduları, binlerce yıldır insanları doğru yoldan saptırmak için mücadele vermektedirler. Ancak üstün gelenler daima Allah’ın yolunda olanlardır. İblis ve ordusu ise, cehennemle karşılık bulacaktır:
Artık onlar ve azgınlar onun içine dökülüverilmiştir. Ve İblis’in bütün orduları da. (Şuara Suresi, 94-95)
ŞEYTAN DÜNYA HAYATINI ÇEKİCİ GÖSTERMEYE ÇALIŞIR
Şeytan, Allah’ın huzurundan kovulduktan sonra, düştüğü bu durumun nedeni olarak insanı görmüş ve insana olan kinini, onun soyunu saptırarak göstermeye karar vermiştir. Oysa, şeytan kendi ahlaksızlığı, küstahlığı, kibir ve itaatsizliği nedeniyle cezalandırılmıştır. Ancak kibirinden bu gerçeği kabul etmeyen şeytan şöyle bir yemin etmiştir:
O da: “(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele.)” dedi. (Allah:) “Sen gözlenip-ertelenenlerdensin” dedi. Dedi ki: “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onları (insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım.” “Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” (Araf Suresi, 14-17)
Şeytanın en önemli taktiklerinden biri insanları zaafları ile aldatmaya çalışmasıdır. Örneğin Hz. Adem ve eşini “sonsuzluk” vaadi ile kandırmıştır. İnsanların birçoğunu ise dünya hayatına bağlayarak, dünya hayatını çok çekici, süslü ve sanki hiç son bulmayacak bir yermiş gibi göstererek kandırmaya çalışır. Bir ayette şeytanın bu özelliğinden şöyle bahsedilir:
Dedi ki: “Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım.” (Hicr Suresi, 39)
Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır…
(Tahrim Suresi, 6)
Örneğin şeytan bir iş adamına işine tutkuyla bağlanması, maddi kazancı ve ticari itibarı herşeyin üzerinde tutması için telkinde bulunabilir. Bu, daha önce de belirttiğimiz gibi yakınındaki bir insan veya onun zihnine telkinde bulunan bir cin şeytan olabilir. Bu insan, söz konusu telkinler nedeniyle tüm ahlaki ve manevi değerleri, dini, ahireti terk eder. Böylece şeytan, bu insanın zayıf yönünü kullanarak, onu dinden saptırmış olur.
Kuran’da, Allah şeytanın Sebe kavmini bu şekilde saptırdığını bildirmektedir:
“Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum ki, ona herşeyden (bolca) verilmiştir ve büyük bir tahtı var. Onu ve kavmini, Allah’ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar. Ki onlar, göklerde ve yerde saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilen Allah’a secde etmesinler diye (yapmaktadırlar). O Allah, O’ndan başka ilah yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” (Neml Suresi, 23-26)
Ancak unutmamak gerekir ki, şeytanın taktikleri ve hileleri gerçekte çok zayıftır ve vicdanını kullanan, Allah’ı ve Kuran ayetlerini düşünen samimi insanların üzerinde hiçbir etkisi olmaz.
ŞEYTANIN İMAN EDENLER ÜZERİNDE HİÇBİR ETKİSİ YOKTUR
Şeytanın tüm bu sinsi taktiklerinin ve mücadelesinin yanında bir gerçek vardır: Şeytan samimi iman eden kulların üzerinde hiçbir etki bırakamaz. Hatta güçlü imana sahip müminler, aynı Hz. Süleyman’da olduğu gibi, şeytanın tüm planlarına bir kilit vurur, onu tamamen etkisiz hale getirebilirler. Allah’ı çokça anan, herşeyde Allah’ın yarattığı bir hayır ve güzellik gören, her tavrında ve düşüncesinde Allah’a yönelen ve Kuran’a başvuran müminler için şeytanın hilesi çok zayıftır. Allah bunu ayetlerinde şöyle bildirir:
Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O’na (Allah’a) ortak koşanlar üzerindedir. (Nahl Suresi, 99-100)
Allah başka ayetlerinde de, şeytanın hiçbir zorlayıcı gücü olmadığını, ancak Allah’ın ona bu imkanı vermesinin nedeninin, iyilerle kötülerin ayırt edilmesi için olduğunu bildirmektedir:
Andolsun, İblis, kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle iman eden bir grup dışında, ona uymuş oldular. Oysa onun, kendilerine karşı hiçbir zorlayıcı-gücü yoktu; ancak biz ahirete iman edeni, ondan kuşku içinde olandan ayırdetmek için (ona bu imkanı verdik). Senin Rabbin, herşeyin üzerinde gözetici-koruyucudur. (Sebe Suresi, 20-21)
Şeytan müstakil güce sahip bir varlık değildir. Yaptıklarını Allah’ın bilgisi dahilinde yapmaktadır. Böylece şeytana uyanlarla, şeytanın tuzaklarına düşmeyen takva sahibi müminler birbirlerinden ayrılmaktadırlar.

HZ.SÜLEYMAN VE HZ. ZÜLKARNEYN ARASINDAKİ BENZERLİKLER

Dünyada büyük bir hakimiyet kurduğu, Kuran’da bildirilen bir diğer Müslüman lider de Hz. Zülkarneyn’dir. Hz. Süleyman’ın hayatı ile Hz. Zülkarneyn’in hayatı arasında birçok yönden büyük benzerlikler bulunmaktadır.

YERYÜZÜNDE İKTİDAR SAHİBİ OLMALARI

Allah Hz. Zülkarneyn’e de, aynı Hz. Süleyman’a olduğu gibi, “yeryüzünde sapasağlam bir iktidar” (Kehf Suresi, 84) vermiştir. Ayette geçen “sapasağlam” ifadesiyle hem ekonomik, hem askeri, hem de siyasi açıdan güçlü bir iktidarın önemine dikkat çekilmiş olabilir. Hz. Zülkarneyn bu gücü sayesinde doğudan batıya büyük bir coğrafyaya hakim olmuş, nizam vermiş bir liderdir. (Hz. Zülkarneyn hakkında detaylı bilgi için bkz. Kehf Suresi’nden Ahir Zamana İşaretler, Harun Yahya, 2001, Kültür Yayıncılık)

AKILLI VE İMANLI LİDERLER OLMALARI

Kuran’da Hz. Zülkarneyn’e “herşeyden bir yol (sebep)” (Kehf Suresi, 54) verildiği bildirilir. Bu ifadeyle, Hz. Zülkarneyn’in ferasetli, basiretli, herşeye çözüm bulan, akıllı bir lider olduğuna işaret edilmektedir. Hz. Süleyman da, Kuran’da, cinlerin, şeytanların yönlendirilmesinden devlet yönetimine kadar her konuda akıl örnekleri anlatılan bir peygamberdir.
Hz. Zülkarneyn, site boyunca ihtişamını anlattığımız Hz. Süleyman gibi çok güçlü ve tüm dünyaya nam salmış bir devletin başındadır. Kuran’da diğer kavimlerin ondan yardım talebinde bulunduğu ve karmaşık gibi gözüken sorunlarına çözüm istedikleri haber verilmektedir. Yönetimi altında bulunmayan topluluklarca dahi “yeryüzünde bozgunculuğu ve fitneyi önleyen bir kişi” olarak tanınmakta, sıkıntı içinde olan halklar ona başvurmaktadırlar. Kehf Suresi’nde “iki seddin önünde, hemen hemen hiçbir sözü anlamayan” şeklinde tanıtılan bir kavmin ondan yardım istediği şöyle bildirilir:
Dediler ki: “Ey Zu’l-Karneyn, gerçekten Ye’cuc ve Me’cuc, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyorlar, bizimle onlar arasında bir sed inşa etmen için sana vergi verelim mi?” (Kehf Suresi, 94)
ÜSTÜN ASKERİ GÜÇLERİ
Sitenini önceki bölümlerinde detaylı olarak gördüğümüz gibi Hz. Süleyman’ın çok güçlü orduları bulunmaktadır. Neml Suresi’nde şu şekilde bildirilir:
Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları ordan horlanmış-aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız. (Neml Suresi, 37)
Hz. Zülkarneyn’in de Hz. Süleyman gibi çok büyük bir askeri güce sahip olduğunu yine Kehf Suresi’ndeki bazı ayetlerden anlarız:
… Dedik ki: “Ey Zu’l-Karneyn, (istiyorsan onları) ya azaba uğratırsın veya içlerinde güzelliği (geçerli ilke) edinirsin.” Dedi ki: “Kim zulmederse biz onu azablandıracağız, sonra Rabbine döndürülür, O da onu görülmemiş bir azabla azablandırır.” (Kehf Suresi, 86-87)
Hz. Zülkarneyn yeryüzünde bozgunculuk çıkaran inkarcı toplulukları azaba uğratmakta, onların insanlara zulmetmelerine izin vermemektedir. Bunu da büyük askeri gücü sayesinde gerçekleştirmektedir. Bu ayetlerden, dünya hakimi olacak bir devletin çok büyük bir askeri
güce sahip olması gerektiği anlaşılmaktadır.

ADALETLE HÜKMETMELERİ

Hz. Süleyman’ın adil yönetimini önceki bölümlerde detaylarıyla anlattık. Hz. Zülkarneyn’in uygulamalarının çok adaletli, hakkaniyetli olduğunu da Kuran’da anlatılan kıssasından anlamaktayız. Hz. Zülkarneyn’in kendisinden bozgunculuğa karşı yardım isteyen bir halka, hemen yardım etmesi bunun delillerindendir. Her iki kıssada da adil bir yönetime dikkat çekilmesi ise şunu göstermektedir: Dünyanın dört bir yanında güvenliği, huzuru, adaleti ve istikrarı sağlayabilmek için askeri ve polisiye güçle birlikte, çok güçlü bir hukuk sistemi de büyük bir önem taşır.

KURAN’DA TARİF EDİLEN İKİ FARKLI YÖNETİM


Yönetim şekilleri hakkında Kuran’da haber verilen iki önemli örnek vardır. Bunlardan biri Sebe Melikesi’nin ülkesindeki yönetim, diğeri ise Firavun’un baskıcı yönetimidir.

Hz. Süleyman’ın Güneş’e tapan Sebe Ülkesi’ni iman etmeye çağıran bir mektup yollamasının ardından gelişen olaylar, bu devletin yapısı hakkında bazı fikirler vermektedir.

Sebe Melikesi’nin yanında kavmin önde gelenlerinden oluşan bir grup bulunmaktadır. Sebe Melikesi Hz. Süleyman’dan gelen mektubu okuduktan sonra bu gruba danışmaktadır. Yani bu devlette tek bir hükümdarın karar hakkı söz konusu değildir, hükümdarla birlikte devletin yönetiminde söz sahibi olan bir grup da vardır. Sebe Melikesi, yanındakilerin fikrine önem vermekte, onlar da Melike’nin otoritesine ve kişiliğine saygı göstermektedirler. Bu yönüyle, Sebe Devleti’nde demokrasi benzeri bir yönetim şekli uygulanmış olması mümkündür.

Firavun’un yönetim tarzı ise ilk bakışta Sebe Devleti’ndekine benzer gibi gözükür. Onun yanında bulunan önde gelenlerin de yönetimde çok büyük bir etkiye sahip oldukları görülmektedir. Ancak bu kişiler Firavun’u yanlış yönlendirmekte, ona, fitne ve zulme sebep olacak emirler vermektedirler. Araf Suresi’nde Firavun’a şu şekilde hitap ettikleri bildirilir:

Dediler ki: “Onu ve kardeşini şimdilik bekletiver (vereceğin cezayı ertele), şehirlere de toplayıcılar yolla.” (Araf Suresi, 111)

Firavun dönemindeki yönetim tarzını oligarşi olarak tanımlamak mümkündür. Oligarşi, “azınlık yönetimi” demektir. Bir sistemde, siyasi güç sadece sınırlı bir grubun elinde ise, o sistem bir oligarşidir. Oligarşinin gücü ise çoğu zaman askeri veya maddi gücünün miktarı ile doğru orantılıdır. Oligarşide yönetici kadrosu birkaç kişiden oluşabileceği gibi daha geniş kapsamlı da olabilir. Ancak her koşulda halka oranla bu küçük bir azınlıktır. Bu kişiler halkı kendi menfaatlerine göre, keyfi olarak yönetirler. Firavun düzeni de ayetlerden görüldüğü gibi bir oligarşidir.

“Firavun’a ve ileri gelen çevresine; fakat onlar büyüklendiler. Onlar, ‘büyüklenen-zorba’ bir topluluktu.” (Müminun Suresi, 46) ayetinde bildirildiği gibi, Firavun ve çevresi de kendi isteklerini zorbalıkla yaptıran bir topluluktu. Firavun’un yanındaki danışmanlar, büyücüler ve askerlerden oluşan oligarşik sınıf, halkın Firavun sistemine bağlı kalması için onu fikri yönden egemenlik altına almış, kitlelere Firavun’un üstün bir varlık olduğu yalanını telkin etmişti. Firavun ve yakın çevresi halka zulmetmekteydi. Bunu haber veren ayet şöyledir:

Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı. (Yunus Suresi, 83)


Kuzey Afrika, 12. yy. Londra, Spink Koleji
Neml Suresi, 36-39. ayetler arası
Neml Suresi’nde, Sebe Melikesi ile Hz. Süleyman arasındaki görüşme haber verilir. Bu görüşmede Sebe Melikesi Hz. Süleyman’ın zenginliğine ve gücüne şahit olmuştur.

Firavun sisteminin zalimliğini gösteren çok açık başka bir kanıt da, ülkedeki insanları, ırk veya inançlarına göre “fırkalara” (zümrelere) ayırması ve bir kısmına kasıtlı olarak zulmetmesidir. Özellikle İsrailoğulları’nı hedef alan bu zulümden bir ayette şöyle söz edilir:

Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. (Kasas Suresi, 4)

Araf Suresi’nin 127. ayetinde ise Firavun’un, “kahir bir üstünlüğe” sahip olduğu bildirilir. Bu kahredici üstünlük Firavun’un güçlü ordusundan kaynaklanmaktadır. Bu sistemin ne kadar gelişmiş ve gücün ne kadar büyük olduğunu Firavun’un askerlerine verdiği emirlerden anlayabiliriz:

Bunun üzerine Firavun da şehirlere (askerler) toplayıcılar gönderdi. (Şuara Suresi, 53)
Dediler ki: “Onu ve kardeşini şimdilik bekletiver, şehirlere de toplayıcılar yolla.” (Araf Suresi, 111)

Yukarıdaki ayetlerin de işaret ettiği gibi, Firavun çok baskıcı bir devlet mekanizmasına ve özellikle istihbarat sistemine sahipti. Öyle ki; belli bir hiyerarşi içinde ülkenin en ücra köşelerini bile denetleyebiliyordu. Bu denetim, Firavun yönetiminin katı disiplinini ve baskıcı uygulamalarını da göstermekteydi.

Sebe Melikesi’nin Hz. Süleyman ile görüştükten sonra, Allah’a iman ettiğini ve Hz. Süleyman’a tabi olduğunu belirtmesi ise, Sebe Ülkesi’nde bu tarz bir baskının söz konusu olmadığına bir işaret olabilir. Sebe Melikesi’nin bu sözleri Kuran’da şöyle bildirilir:

… Dedi ki: “Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman’la birlikte alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” (Neml Suresi, 44)

Sebe Devleti’nin yönetim şekli, ayetlerden de anlaşıldığı gibi, dönemin şartlarına göre “demokratik” ruha sahip bir sistemdir. Firavun sisteminin aksine, insanlar üzerinde bir baskı mevcut değildir. Devlet yönetiminde en önemli kararların dahi istişare ile alındığı, devlet kademeleri arasında uyum ve işbirliğinin sağlandığı, karşılıklı hoşgörünün, vicdan özgürlüğünün yaşandığı, hakların gözetildiği bir modeldir. Allah bizlere Firavun ve Sebe kıssalarındaki farklı sistemleri açıklayarak, hem din ahlakına şiddetle karşı olan bir sistemi, hem de din ahlakına yatkın bir toplum yapısının temel esaslarını öğretmektedir

SEBE HALKININ UĞRADIĞI SON

Sebe Devleti’nin çok güçlü ordulara sahip olduğundan çeşitli ayetlerde bahsedilir. Sebe ordusunun komutanlarının Kuran’da aktarılan bir ifadesi, bu ordunun son kararı Sebe Melikesi’ne bıraktığını göstermektedir. Komutanlar, Sebe’nin kadın yöneticisine (Melikesi’ne) şöyle derler:

… Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız. İş konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen (biz uygularız). (Neml Suresi, 33)
Ancak Sebe Devleti’nin bu askeri gücü onlara hiçbir fayda sağlamamış ve peygamberlerinin uyarılarını dinlemeyen ve Allah’ın nimetlerine nankörlük eden Sebe halkı, nesiller sonra korkunç bir sel felaketiyle cezalandırılmıştır. Kuran’da Sebe halkının yaşadığı yerler şöyle tarif edilmektedir:

Andolsun, Sebe’ (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki:) “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabb(iniz var).” (Sebe Suresi, 15)

“Size hayvanlar, çocuklar (vererek) yardım etti. Bahçeler ve pınarlar da.”
(Şuara Suresi, 133-134)
Asmalı ve asmasız bahçeleri, hurmaları ve tatları farklı ekinleri, zeytinleri ve narları -birbirine benzer ve benzeşmez- yaratan O’dur…
(Enam Suresi, 141)

… Size (ürün yüklü) bağlar-bahçeler versin, ırmaklar da versin.”
(Nuh Suresi, 12)
Onlar, Allah’tan bir nimeti, bir fazlı (bolluğu) ve gerçekten Allah’ın müminlerin ecrini boşa çıkarmadığını müjdelemektedirler.
(Al-i İmran Suresi, 171)
Yukarıdaki ayetlerde de vurgulandığı gibi, Sebe halkı, estetik yönüyle çarpıcı, bereketli bağ ve bahçeleri olan bir toprakta yaşıyordu. Ticaret yolları üzerinde bulunan ve bu nedenle de refah düzeyi oldukça yüksek olan Sebe Ülkesi, dönemin en gözde beldelerinden biriydi. Hayat şartlarının ve ortamın böyle olumlu olduğu ülkede Sebe halkına düşen, ayette bildirildiği gibi “Rablerinin rızkından yemek ve O’na şükretmek”ti. Ama öyle yapmadılar ve nankörlerden oldular. Ayetlerde Sebe halkının tavrı şu şekilde haber verilir:
Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece Biz de onlara Arim selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız? (Sebe Suresi, 16-17)
Sebe halkı, başarılarını ve zenginliklerini kendi çabalarının bir sonucu sandılar. Yüz çevirmelerinin karşılığını ise ayette bildirildiği gibi büyük bir selle aldılar ve helak oldular. Bu Allah’ın inkar eden tüm kavimlere verdiği İlahi bir karşılıktır. Allah’ın nimetlerine nankörlük eden, elçilerin gösterdiği hidayet yoluna uymayan ve gönderilen kitapları inkar eden her halk, mutlaka bu yaptıklarının karşılığını hem dünyada hem de ahirette alacaktır. Bu adetullahın (Allah’ın kanununun) bir sonucudur. Allah Hud Suresi’nde şu şekilde buyurmaktadır:
Bunlar, sana doğru haber (kıssa) olarak aktardığımız (geçmişteki) nesillerin haberleridir. Onlardan kimi ayakta kalmış, (hala izleri var, kimi de) biçilmiş ekin (gibi yerlebir edilmiş, kalıntısı silinmiş) dir. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmettiler. Böylece Rabbinin emri geldiği zaman, Allah’ı bırakıp da taptıkları ilahları, onlar a hiçbir şey sağlayamadı, ‘helak ve kayıplarını’ arttırmaktan başka bir işe yaramadı. (Hud Suresi, 100-101)
ARİM SELİ İLE HELAK OLAN SEBE KAVMİ
Tarihi kaynaklara göre Sebe halkı, Güney Arabistan’da yaşamış olan dört büyük uygarlıktan birisidir. Sebe halkı, tarihte medeni bir kavim olarak bilinmişlerdir. Bu kavmin en önemli eserlerinden olan Marib Barajı da, ulaştıkları teknolojik seviyenin önemli göstergelerindendir. Sebeliler daha uygarlıklarını kurma aşamasındayken buraya bir baraj inşa etmiş, sulama yapmaya başlamış ve bu baraj sayesinde de çok ileri bir refah seviyesine kavuşmuşlardı.
Marib’deki bu barajın yüksekliği 16 metre, genişliği 60 metre ve uzunluğu da 620 metreydi. Hesaplara göre baraj aracılığıyla sulanabilen toplam alan 9.600 hektardı ki, bunun 5.300 hektarı güney, geri kalanı ise kuzey ovasına aitti. Bu iki ova, Sebe kitabelerinde bazen “Marib ve iki ova” diye anılırdı. İşte Kuran’daki “sağdan ve soldan iki bahçe” ifadesi, muhtemelen bu iki vadideki gösterişli bağ ve bahçelere işaret eder. Bu baraj ve sulama tesisleri sayesinde bölge, Yemen’in en iyi sulanan ve en verimli kesimi olarak ün yapmıştı.
Bu baraj, MS 5 ve 6. yüzyıllarda geniş çaplı onarımlar görmüştü. Ancak bu onarımlar barajın MS 542 yılında yıkılmasını önleyemedi. Bu tarihte yıkılan baraj, Kuran’da bahsedilen “Arim seli”ne yol açmış ve büyük tahribata neden olmuştu. Sebe halkının yüzlerce seneden beri işletmekte olduğu bağları, bahçeleri ve tarım alanları tamamen yok olmuştu. Barajın yıkılmasından sonra Sebe kavminin de hızlı bir gerileme sürecine girdiği görülmektedir; barajın yıkılmasıyla başlayan bu sürecin sonunda Sebe Devleti’nin de sonu gelmiştir.
Bu tarihsel gerçekler ışığında Kuran ayetlerini incelediğimiz zaman, ortada çok büyük bir uyum olduğunu görürüz. Arkeolojik bulgular ve tarihsel gerçekler, Kuran’da yazanlara işaret etmektedir. Kuran’da Sebe kavmine gönderilen azaptan “Seyl-ül Arim” yani “Arim seli” olarak bahsedilmektedir. Kuran’da geçen bu ifade, aynı zamanda bu selin meydana geliş şeklini göstermektedir. Zira “Arim” kelimesinin bir anlamı da baraj ya da settir. Dolayısıyla “Seyl-ül Arim” ifadesi de, setin yıkılması sonucunda meydana gelen bir sele işaret etmektedir.
“Kutsal Kitap Doğruyu Söyledi” (Und Die Bibel Hat Doch Recht) kitabının yazarı Alman arkeolog Werner Keller de, Arim selinin Kuran’a uygun olarak gerçekleştiğini kabul ederek şöyle yazar:
“Böyle bir barajın olması ve yıkılarak şehri tamamen harap etmesi, Kuran’daki bahçe sahipleriyle ilgili verilen örneğin gerçekten de meydana geldiğini kanıtlıyor.”

Kuran’da bahsedilen Arim selinin ardından Marib Barajı’nın yıkılması, Sebe Ülkesi’nin sular altında kalmasına neden oldu ve tüm şehir harap oldu.
Sebe halkının yaşadığı ve artık tümüyle ıssız bir harabe konumuna gelmiş olan Marib, şüphesiz, Sebe halkıyla aynı hatayı işleyen tüm insanlar için bir ibrettir. Onlar Allah’ın nimetlerine nankörlük edip zalimlerden olmalarının karşılığını bu felaket ile almış, sahip oldukları tüm zenginliklerini bir anda kaybetmişlerdir. (Detaylı bilgi için Bkz. Kavimlerin Helakı, 6. Baskı, Harun Yahya, 2001, Vural Yayıncılık)

ESKİ AHİT’TE HZ. SÜLEYMAN

Site boyunca Hz. Süleyman’ın birçok özelliğinin yanı sıra üstün sanat anlayışının ve zenginliğinin de üzerinde durduk. Onun her göreni hayran bırakan sarayından, emrinde çalışan cin ve şeytanları kullanarak yaptığı sanatsal çalışmalardan bahsettik. Aralarında bina ustalarının ve dalgıçların bulunduğunu, emrindeki şeytanların, Kuran’da bildirildiği üzere “kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar” yaptıklarını anlattık.

Daha önce de belirttiğimiz gibi Allah Hz. Süleyman’ı -aynı babası Hz. Davud gibi- İsrailoğulları’na peygamber olarak göndermiştir. Hz. Süleyman onları Allah’ın ayetleriyle uyarmış, güzel ahlaklı olmaya davet etmiştir. Bu nedenle, İsrailoğulları’nın kitabı olan Eski Ahit’te de Hz. Süleyman hakkında pek çok bilgi yer almaktadır.
Öncelikle Eski Ahit’in yapısını açıklamak gerekir. Eski Ahit, Hz. Musa’ya verilen Tevrat’ı, Hz. Davud’a verilen Zebur’u (Mezmurlar) ve çeşitli Yahudi peygamberleri tarafından yazıldığı kabul edilen veya onların hayatını anlattığı kabul edilen yazıları içeren bir kitaplar bütünüdür. Yahudiler tüm Eski Ahit’e inanırlar. Hıristiyanlar ise hem Eski Ahit’e hem de ona ilave olarak “Yeni Ahit” adını verdikleri ve Hz. İsa hakkındaki “İncil” adlı dört kitabın ve diğer bazı mektupların bulunduğu ikinci bir kitaplar bütününe inanırlar.

Ancak Kuran’a göre, Tevrat, Zebur ve İncil, Allah’ın vahyinden sonra insanlar tarafından tahrif edilmişdir. Bu tahrifat nedeniyle mevcut Eski Ahit ve Yeni Ahit’e birer İlahi kelam olarak değil, içinde hak kısımlar bulunma ihtimali olan, ancak bunun yanında çeşitli efsane ve hurafeler de içeren kaynaklar olarak bakmak gerekir.
Dolayısıyla Eski Ahit’ten, daha ziyade tarihsel bir kaynak olarak yararlanmak doğru olur. Bu tarihsel kaynağın doğruluğunu ise Kuran’a mutabık olup olmamasına göre anlayabiliriz.

Hz. Süleyman’ın hayatının aktarıldığı Eski Ahit kitaplarındaki açıklamalarda ise pek çok tarihi bilgi bulmak mümkündür. Bunlar arasında özellikle de Hz. Süleyman’ın dünya üzerindeki güçlü hakimiyetinin, üstün hikmet sahibi bir kul olduğunun, Allah’a olan güçlü imanının anlatıldığı açıklamalar Kuran’la son derece mutabıktır. Eski Ahit’te Hz. Süleyman’ın krallığının Nil ve Fırat Nehirleri arasında kalan toprakları içerdiği yazılıdır ki, o dönemde dünyanın ekonomik ve kültürel merkezi olan Mezopotamya’da bu kadar geniş bir alana hakim olmak, dahası Sebe örneğinde olduğu gibi civar ülkeleri yönlendirecek bir güç göstermek, elbette çok büyük bir siyasi iktidarın işaretleridir.

Bunun yanısıra Eski Ahit’te Hz. Süleyman’ın zenginliği ile ilgili verilen bilgiler de son derece dikkat çekicidir. Onun sarayının yapılışı, yardım aldığı kişiler, sarayını yaparken kullandığı malzemeler hakkındaki detaylar ve sarayın büyüklüğü ile ilgili bilgiler şu şekildedir:

HZ. SÜLEYMAN ALLAH’IN DİLEMESİYLE BÜYÜK BİR EV YAPMIŞTIR
Allah”ım Rabbin ismine bir ev yapacağım… Ve yapmak üzre olduğum ev büyüktür… (2. Tarihler, Bab 2/2-5)
Ve işte, bana bol kereste hazırlasınlar diye kullarım senin kullarınla beraber olacaklar; çünkü yapacağım ev büyük ve şaşılacak bir şey olacaktır. (2. Tarihler, Bab 2/9)
Ve tunçtan bir mezbah yaptı; uzunluğu yirmi arşın (4 arşın 1.78 metreye denk gelmektedir), ve genişliği yirmi arşın, ve yüksekliği on arşın. (2. Tarihler, Bab 4/1)
Ve kıral Süleyman’ın Rab için yaptığı evin uzunluğu altmış arşın, ve genişliği yirmi, ve yüksekliği otuz arşındı. Ve evin mabedi önünde olan eyvanın (teras) uzunluğu evin genişliğine göre yirmi arşındı; ve onun genişliği evin önünde on arşındı. Ve ev için kafesle kapalı pencereler yaptı. Ve evin duvarı etrafına bitişik, hem mabedin, ve hem de iç odanın etrafındaki evin duvarlarına bitişik katlar yaptı; ve etrafında yan odalar yaptı. Alt kat beş arşın genişliğinde, ve orta kat altı arşın genişliğinde, ve üçüncüsü yedi arşın genişliğinde idi; çünkü kirişler evin duvarını tutmasın diye evin duvarı etrafında dış tarafta omuzlar bıraktı. (1. Krallar, Bab 6/2-6)

Yanda Kudüs’ü sembolize eden mabedlerden biri olan ve Kubbetu’s-Sahra olarak da adlandırılan Hz. Ömer Camii görülmektedir.
EVİN YAPIMINDA HÜNERLİ İŞÇİLERLE ÇALIŞMIŞTIR
Ve şimdi, babam Davud’un ııhazırlamış olduğu, Yahudada ve Yeruşalimde yanımda bulunan hünerli adamlarla beraber olmak üzre bana bir adam gönder, altın, ve gümüş, ve tunç, ve demir, ve erguvanî, ve ıııkırmızı, ve lâcivert işlerinde hünerli olsun, ve her türlü oyma işlerini oyabilsin. Ve bana Libnandan erz ağacı, ve servi, ve sandal ağacı gönder; çünkü bilirim ki, senin kulların Libnandan kereste kesmeği bilirler. (2. Tarihler, Bab 2/7-8)
OYMA İŞLERİNDE ÇEŞİTLİ AĞAÇLARI KULLANMIŞLARDIR
Ve ev yapılmakta iken, taş ocağında hazırlanmış taştan yapıldı; ve yapılırken evin içinde ne çekiç, ne balta, ne de demir bir âlet sesi işitilmedi. Orta yan odaların kapısı evin sağ tarafında idi; ve dolambaçlı merdivenle orta kata, ve orta kattan üçüncüye ııçıkarlardı. Evi böyle yaptı, ve onu bitirdi; ve evi erz ağaçlarından kirişler ve kalın tahtalarla örttü. Ve bütün eve bitişik katları her birinin yüksekliği beş ııııarşın olarak yaptı, ve onları erz ağacı kerestesile eve bağladı. (1. Krallar, Bab 6/7-10)
Ve iç odada her biri on arşın yüksekliğinde zeytin ağacından iki kerubi (Kerubiler Yahudi inancına göre Sfenkse benzeyen, aslan vücutlu, insan başlı, kanatlı meleklerdir) yaptı. Ve kerubinin bir kanadı beş arşındı, ve kerubinin obir kanadı beş arşındı; bir kanadının ucundan o birinin ucuna kadar on arşındı. Ve o bir kerubi on arşındı; her iki kerubi bir ölçüde ve bir biçimde idi. Bir kerubinin yüksekliği on arşındı, obir kerubininki de böyle idi. Ve kerubileri iç evin içine koydu; ve kerubilerin kanatları gerilmişti, şöyle ki, birinin kanadı bir duvara, ve o bir kerubinin kanadı o bir duvara değiyordu; ve kanatları evin ortasında birbirlerine değiyorlardı. Ve kerubileri altınla kapladı. (1. Krallar, Bab 6/23-28)
Ve içerde ve dışarda çepçevre evin bütün duvarlarına kabartma şekiller, kerubiler, ve hurma ağaçları, ve açılmış çiçekler oydu. Ve içerde ve dışarda evin döşemesini altınla kapladı. Ve iç odanın girilecek yerine zeytin ağacından kapı kanatları yaptı; üst eşikle kapı süveleri duvarın beşte biri idi. Böylece zeytin ağacından iki kapı kanadı yaptı; ve üzerlerine kabartma kerubiler, ve hurma ağaçları, ve açılmış çiçekler oydu, ve onları altınla kapladı; ve altını kerubilerle hurma ağaçları üzerine döşedi. Mabedin girilecek yerine de zeytin ağacından duvarın dörtte biri olmak üzre kapı süveleri (çerçeve) , ve servi ağacından iki kapı kanadı yaptı; ve bir kanat iki parçadan olup katlanırdı, ve obir kanat iki parçadan olup katlanırdı. Ve üzerlerine kerubiler, ve hurma ağaçları, ve açılmış çiçekler oydu; ve oyma işine uydurulmuş altınla onları kapladı. Ve iç avluyu üç sıra yonulmuş taşla, ve bir sıra erz ağacı kiriş ile yaptı. (1. Krallar, Bab 6/29-36)
Ve Süleyman on üç yıldır kendi evini yapıyordu, ve bütün evini bitirdi. Ve Libnan ormanı evini yaptı; uzunluğu yüz arşın, ve genişliği elli arşın, ve yüksekliği otuz arşın olarak, direkler üzerinde erz ağacı kirişler olmak üzre erz ağacından dört sıra direkler üzerinde idi. Ve direklerin üstünde olan kırk beş kirişin üzeri erz ağacı ile örtülü idi; bir sırada on beş. Ve kirişler üç sıra idi, ve pencere pencereye karşı idi, üç kat. Ve bütün kapılar ve süveler kirişlerle dört köşeli yapılmıştı; ve pencere pencereye karşı idi, üç kat. Ve direkler eyvanını yaptı; uzunluğu elli arşın, ve genişliği otuz arşındı; ve önlerinde bir eyvan; ve önlerinde direkler ve eşik vardı. Ve taht eyvanını, orada hüküm vereceği hüküm eyvanını yaptı; ve döşemeden tavana kadar erz ağacı ile kaplı idi. Ve kendi oturacağı ev, eyvanın iç tarafındaki avlu da, aynı yapıda idi… (1. Krallar, Bab 7/1-8)

Sarayın yapımında çalışan insanları tasvir eden tablo
YANINDA ON BİNLERCE İNSAN ÇALIŞMIŞTIR
… Ve Süleyman, babası Davudun İsrail diyarında olan bütün garipleri saydığı sayıdan sonra onları saydı; ve yüz elli üç bin altı yüz kişi bulundular. Ve onlardan yük taşıyan yetmiş bin, ve dağlarda taş kesen seksen bin, ve kavmi işletmek için iş başı olarak üç bin altı yüz kişi koydu. (2. Tarihler, Bab 2/17-18)
Ve kral Süleyman bütün İsrail’den angaryacılar topladı; ve angaryacılar otuz bin adamdı. Ayda on bin adam olmak üzre ııbunları sıra ile Libnana gönderdi; bir ay Libnanda, ve iki ay evde kalırlardı; ve angaryacıların başında Adoniram vardı. Ve Süleymanın yük taşıyan yetmiş bin, ve dağlarda taş kesen seksen bin adamı, bunlardan başka Süleymanın işte çalışan kavmin üzerine hükmeden, işin başında bulunan üç bin üç yüz baş kâhyaları vardı. Ve kral emretti, ve onlar evin temelini yonulmuş taşla atmak için büyük taşlar, değerli taşlar kestiler. (1. Krallar, Bab 5/13-17)
HZ. SÜLEYMAN’IN YAPTIĞI EVİN TEMELİ
… Ve Allah evinin yapılması için Süleymanın attığı temeller şunlardır. Uzunluğu arşınla, eski ölçüye göre, altmış arşın, ve genişliği yirmi arşın. Ve evin önünde olan eyvanın uzunluğu, evin genişliğine göre, yirmi arşın ve yüksekliği yüz yirmi… (2. Tarihler, Bab 3/2-4)
EVİN HEM DIŞI HEM DE İÇİ HALİS ALTINLA, TUNÇLA VE DEĞERLİ TAŞLARLA kAPLANMIŞTIR
… Ve onu içerden halis ııaltınla kapladı. Ve büyük eve servi ııııağaçlarından tavan yapıp onu saf altınla kapladı; ve onun üstüne kabartma hurma ağaçları ve zincirler işledi. Ve güzel olsun diye, evi değerli taşlarla süsledi; ve ıııaltın Parvaim altını idi. Ve evi, kirişlerini, eşiklerini, veııııı ııduvarlarını, ve kapılarını altınla kapladı; ve duvarlara kerubiler oydu.
Ve kudsülakdas evini yaptı; onun uzunluğu evin genişliğine göre yirmi arşındı, ve genişliği yirmi arşın; ve onu altı yüz talant kadar saf altınla kapladı. Ve çivilerin ağırlığı elli sekel altındı. Ve yukarı odaları altınla kapladı. (2. Tarihler, Bab 3/4-9)
Ve Süleyman evi içerden halis altınla kapladı; ve iç odanın önüne altın zincirler çekti; ve onu altınla kapladı. Ve bütün evi altınla, bütün evi tamamen kapladı; iç odanın bütün mezbahını da altınla kapladı. (1. Krallar, Bab 6/21-22)

Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma’rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a aittir.
(Hac Suresi, 41)
Ve bütün kuvvetimle Allah’ımın evi için, altın şeyler için altın, ve gümüş şeyler için gümüş, ve tunç şeyler için tunç, demir şeyler için demir, ve ağaç şeyler için ağaç; akik taşları, ve kakılacak taşlar, ziynet taşları, ve çeşit çeşit renkli taşlar, ve her türlü değerli taşlar, ve pek çok mermer taşları hazırladım. Ve bundan başka, mukaddes ev için hazırlamış olduğum herşeyden fazla olarak, mademki altın ve gümüş hazinem vardır, Allah’ımın evine olan sevgim uğruna onu, Ofir altınından üç bin talant altını, ve evlerin duvarlarını kaplamak için yedi bin talant saf gümüşü; altın şeyler için altını, ve gümüş şeyler için gümüşü, sanatkarlar elle de yapılacak bütün işler için veriyorum… (1. Tarihler, Bab 29/2-5)
Ve Süleyman Allahın evindeki bütün kapları, ve altın mezbahı, ve üzerinde huzur ekmeği bulunan sofraları; ve usule göre iç odanın önünde yanmak üzre halis altından kandiller ile beraber şamdanları; ve altından (bu da tam altından) çiçekleri, ve kandilleri, ve maşaları; ve halis altından makasları, ve leğenleri, ve kaşıkları, ve tablaları yaptı. Ve evin girilecek yerine gelince, onun, kudsülakdasa açılan iç kapı kanatları, ve evin, mabedin kapı kanatları altın idi. (2. Tarihler, Bab 4/19-22)
… Ve babası Davud’un tahsis ettiği şeyleri, gümüşü ve altını, ve bütün takımları Süleyman içeri getirdi, ve onları Allah evinin hazinelerine koydu. (2. Tarihler, Bab 5/1)

O gün, öyle yüzler de vardır ki, nimette (engin bir mutluluk içinde)dirler. Harcadığı-çabadan dolayı hoşnuttur. Yüksek bir cennettedir.
(Gaşiye Suresi, 8-10)
Bunların hepsi, içerden ve dışardan, temelden dama kadar, testere ile kesilmiş, yonulmuş, ölçüye göre taştan, değerli taştandı; dışardan büyük avluya kadar da böyle idi. Ve temel değerli taşlardan, büyük taşlardan, on arşınlık ve sekiz arşınlık taşlardandı. Ve üstünde ölçüye göre değerli taşlar, yonulmuş taş ve erz ağacı vardı. RAB evinin iç avlusunda, ve evin eyvanında olduğu gibi büyük avlunun da çevresinde üç sıra yonulmuş taş ve bir sıra erz ağacı kirişleri vardı. (1. Krallar, Bab 7/9-12)
Ve tunçtan on ayaklık yaptı; bir ayaklığın uzunluğu dört arşın, ve genişliği dört arşın, ve yüksekliği üç arşındı. Ve ayaklıkların işi şu biçimdi: yan levhaları vardı; ve pervazlar arasında yan levhaları vardı; ve pervazlar arasında olan yan levhalarında aslanlar, öküzler, ve kerubiler vardı; ve yukarı pervazlar da böyle idi; ve aslanların ve öküzlerin altında sarkık çelenkler işlenmişti. Ve her ayaklığın dört tunç tekerleği, ve tunç dingilleri vardı; ve onun dört ayağının omuzları vardı; her birinin yanında çelenkler olarak omuzlar kazanın altında dökülmüştü. Ve onun ağzı başlığın içinde ve yukarıda bir arşındı; ve ayaklık işine göre ağzı değirmi (yuvarlak), bir buçuk arşındı; ve ağzında da oymalar vardı, ve onların yan levhaları yuvarlak değil dört köşeli idi. Ve dört tekerlek yan levhaları altında idi; ve tekerleklerin dingilleri ayaklıkta idi; ve bir tekerleğin yüksekliği bir buçuk arşındı. Ve tekerleklerin işi araba tekerleği işi gibi idi; dingilleri ve ispitleri, ve parmakları ve başlıklarının hepsi dökme idi. Ve her ayaklığın dört köşesinde dört omuz vardı, ayaklığın omuzları kendisindendi. Ve ayaklığın başında yarım arşın yüksekliğinde yuvarlak bir şekil vardı; ve ayaklığın başındaki kollar ve yan levhaları kendisindendi. Ve her birinin genişliğine göre kollarının düz yerlerine, ve yan levhalarına, kerubiler, aslanlar, ve hurma ağaçları, ve çepçevre çelenkler oydu. Böylece on ayaklığı yaptı; hepsinin dökümü bir, ölçüsü bir, ve biçimi birdi. (1. Krallar, 7. Bab/27-37)
HEYKELTIRAŞLAR EVİ SÜSLEDİLER
Ve kudsülakdas evinde heykeltıraş işi iki kerubi yaptı; ve onları altınla kapladılar. Ve kerubilerin kanatları yirmi arşın uzunluğunda idi; kerubinin bir kanadı ben arşındı, evin duvarına erişiyordu; ve obir kanat da beş arşındı, obir kerubinin kanadına erişiyordu. Öteki kerubinin de kanadı beş arşındı, evin duvarına erişiyordu; ve obir kanat da beş arşındı, öteki kerubinin kanadına yetişiyordu. Bu kerubilerin kanatları yirmi arşın yayılıyorlardı; ve kerubiler ayakta duruyorlardı, ve yüzleri eve doğru çevrilmişti. Ve perdeyi lâcivertten, ve erguvaniden, ve kırmızıdan, ve ince ketenden yaptı, ve üzerine kerubiler işledi. (2. Tarihler, Bab 3/10-14)

Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile.
(Saf Suresi, 8)
ÇOK BÜYÜK VE İHTİŞAMLI KAZANLAR, ŞAMDANLAR YAPTILAR
Ve on kazan yaptı, ve onlarda yıkanmak için beşini sağa ve beşini sola koydu; yakılan takdime olacak şeyleri onların içinde yıkarlardı; fakat deniz kâhinlerin ııyıkanması içindi. (2. Tarihler, Bab 4/6)
Ve on altın şamdanı kanunlarına göre yaptı; ve beşi sağda ve beşi solda olarak onları mabede koydu. Ve on masa yaptı, ve beşi sağda ve beşi solda olarak onları mabede koydu. Ve altından yüz leğen yaptı. Ve kâhinlerin avlusunu, ve büyük avluyu, ve avlunun kapılarını yaptı, ve onların kapılarını tunçla kapladı. Ve denizi evin sağına, şark tarafına, cenuba doğru koydu. (2. Tarihler, Bab 4/7-10)
Ve tunçtan on kazan yaptı; bir kazan kırk bat (37 litreye denk gelir) alırdı; ve her kazan dört arşındı; ve on ayaklığın üstünde birer kazan vardı. Ve beşi evin sağ tarafında ve beşi evin sol tarafında olarak ayaklıkları koydu; ve denizi evin sağına gündoğusu tarafına, cenuba doğru koydu. (1. Krallar, Bab 7/ 38-39)
SAVAŞ KALKANLARI DAHİ ALTINDAN YAPILMIŞTI
… Ve bütün Arap ili kralları, ve memleketin valileri Süleymana altın ve gümüş getirdiler. Ve kral Süleyman dövme altından iki yüz büyük kalkan yaptı; bir büyük kalkana altı yüz şekel dövme altın gitti. Ve dövme altından üç yüz küçük kalkan yaptı; bir kalkana üç yüz şekel altın gitti; ve kral bunları Libnan ormanı evine koydu. (2. Tarihler, Bab 9/14-16)
Ve kral Süleyman dövme altından iki yüz büyük kalkan yaptı: bir büyük kalkana altı yüz şekel altın gitti. Ve dövme altından üç yüz küçük kalkan yaptı; bir kalkana üç mına (1 mına yaklaşık 983 grama denk gelir) altın gitti; ve kral bunları Libnan ormanı evine koydu. (1. Krallar, Bab 10/16-17)
HZ. SÜLEYMAN’IN TAHTI
… Ve kral fil dişinden büyük bir taht yaptı, ve onu halis altınla kapladı. Ve tahtın altı basamağı, ve bir altın ayak iskemlesi vardı, ve bunlar tahta bağlı idiler, ve oturacak yerin her iki tarafında kollar vardı, ve kolların yanında iki aslan duruyordu. Ve altı basamak üzerinde, iki tarafında, on iki aslan duruyorlardı; hiçbir ülkede böyle şey yapılmamıştı. (1. Kırallar, Bab 9/17-19)
Ve kral fil dişinden büyük bir taht yaptı, ve onu saf altınla kapladı. Tahtın altı basamağı vardı, ve arka taraftan tahtın başı yuvarlaktı; ve oturulacak yerde iki taraftan kollar vardı, ve kolların yanında iki aslan duruyordu. Ve altı basamak üzerinde iki tarafta on iki aslan duruyorlardı; hiçbir ülkede böyle şey yapılmamıştır. (1. Krallar, Bab 10/18-20)
Kral Süleyman, Libnan ağaçlarından Kendine bir tahtırevan yaptı. Direklerini gümüşten yaptı, Tabanını altından, oturacak yerini erguvaniden… (Neşideler Neşidesi, Bab 3/9-10)
HZ. SÜLEYMAN’IN SOFRASI
Ve kral Süleymanın içme kapları hep altından, ve Libnan ormanı evinin bütün kapları halis altındandı; Süleymanın günlerinde gümüş bir şeyden ıısayılmazdı. (2. Tarihler, Bab 9/20)
Ve Süleyman evinin bir günlük yiyeceği otuz ölçek (1 ölçek 13 litredir) ince un, ve altmış ölçek un, on besili öküz, ve otlaklardan yirmi öküz, ve geyikler, ve ceylanlar, ve sığırlar, ve semiz tavuklardan başka yüz koyundu. (1. Krallar, Bab 4/22-23)
Ve o kâhyalar kral Süleyman için, ve kral Süleymanın sofrasına gelenlerin hepsi için, her biri kendi ayında azık tedarik ederlerdi; bir şey eksik etmezlerdi. (1. Krallar, Bab 4/27)
Ve Süleymanın bütün hikmetini, ve yaptığı evi, ve sofrasının yemeğini, ve kullarının oturuşunu, ve hizmetçilerinin duruşunu, ve onların esvaplarını, ve sakilerini, ve RABBIN evine çıktığı merdiveni Seba kraliçası gördüğü zaman artık kendisinde can kalmadı. (1. Krallar, Bab 10/4-5)
HZ. SÜLEYMAN’IN ATLARI

John Frederick Herring, Sr. Tajar ve Hammon, 1845
Ve atlarla cenk arabaları için Süleymanın dört bin ahırı vardı, ve on iki bin atlısı vardı, onları araba şehirlerine, ve kralın yanına, Yeruşalime koydu. Ve Irmaktan Filistîler diyarına, ve Mısır sınırına kadar, bütün krallar üzerine hükmetti. Ve kral gümüşü Yeruşalimde taş değerine indirdi, ve erz ağaçlarını çoklukça Sefeladaki cemiz ağaçları gibi etti. Ve Mısırdan ve bütün memleketlerden Süleyman için atlar getirdiler. (2. Tarihler, Bab 9/25-28)
… Ve Süleyman’ın cenk arabaları için kırk bin ahır bölüğünde atları vardı ve on iki bin atlısı vardı. (1. Krallar, Bab 4/26)
Ve Süleyman cenk arabaları ile atlılar topladı; ve kendisinin bin dört yüz arabası, ve on iki bin atlısı vardı; onları araba sehirlerine, ve Yeruşalime kralın yanına koydu. Ve kıral gümüşle altını Yerusalimde taş mertebesine indirdi, ve erz ağaçlarını çoklukça Sefeladaki cemizı ağaçları gibi etti. Ve Süleymanın atları Mısırdan getirilirdi; kralın tüccar takımı onları sürü ile bir bedele alırlardı. Ve bir cenk arabasını altı yüz, ve bir atı yüz elli şekel gümüşe, Mısır’dan çıkarıp getirirlerdi; ve bütün Hittî kralları için, ve Suriye kralları için de böylece onların elile getirilirdi. (2. Tarihler, Bab 1/14-17)

Ve sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve daha ayak basmadığınız bir yere mirasçı kıldı. Allah, herşeye güç yetirendir.
(Ahzab Suresi, 27)
ESKİ AHİT’İN SÜLEYMAN’IN MESELLERİ BÖLÜMÜ’NDEN AÇIKLAMALAR
Eski Ahit’te yer alan Süleyman’ın Meselleri bölümünün, Hz. Davud’un Hz. Süleyman’a verdiği öğütleri içerdiği öne sürülmektedir. Elbette Eski Ahit tahrif edilmiş bir kitaptır ve bu kitapta yer alan açıklamaları Allah’tan gelen birer vahiy olarak kabul etmek mümkün değildir. Her ne kadar içinde tahrif edilmemiş bölümler olma ihtimali olsa da biz bu açıklamaları ancak güzel sözler olarak değerlendirebiliriz. Bu bakış açısıyla yaklaşıldığında, söz konusu bölümde Kuran’a mutabık çok sayıda güzel söz ve öğüdün bulunduğu görülmektedir. Güzel söz her nerede olursa olsun kabul etmek uygun olacağı için bu bölümde, Eski Ahit’teki Kuran ayetleriyle anlam açısından uygunluk gösteren bazı kısımlara yer verilmektedir.
TEBLİĞİ DİNLEMEYENLER
Mademki ben çağırdım, ve siz çekindiniz; Elimi uzattım, ve bakan olmadı; Ve öğüdümün hepsini hiçe saydınız, Tedibimi de istemediniz; Ben de felâketinizde güleceğim; Size korku gelince, Üzerinize korku bir fırtına gibi gelince, Felâketiniz bir kasırga gibi gelince, Üzerinize sıkıntı ve kaygı gelince, istihza edeceğim. O zaman beni çağıracaklar, fakat cevap vermiyeceğim; Beni erken arayacaklar, fakat beni bulmayacaklar. Çünkü bilgiden nefret ettiler Ve Rab korkusunu seçmediler, Benim öğüdümü istemediler, Tedibimin hepsini hor gördüler; Bunun için kendi yollarının semeresinden yiyecekler, Ve kendi düzenlerine doyacaklar. Bön adamların döneklikleri kendilerini öldürecektir, Ve akılsızların kaygısızlığı kendilerini yok edecektir. Fakat beni dinliyen emniyette oturacaktır, Ve kötülükten korkusu olmayıp rahat bulacaktır. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 1, 24-33)
GÜZEL AHLAKA DAİR
İyiliğe hakkı olan adamlara, Elinden gelince iyiliği esirgeme. Yanında varken komşuna: Git de tekrar gel, Ve yarın vereyim, deme. Komşun yanında emniyette otururken, Onun için şer kurma. Sana karşı şer yapmadı ise, Bir adamla boş yere çekişme. Zorba adama imrenme, Ve onun yollarından hiçbirini seçme… Fakat Rabbin dostluğu doğrularladır. Rabbin lâneti kötülerin evindedir; Fakat salihlerin oturduğu yeri mübarek kılar. Gerçek Rab müstehzilerle istihza eder; Fakat alçak gönüllülere lûtfeder. Hikmetliler izzeti miras alacaklar; Fakat akılsızlar utancı alacaklar. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 3, 27-35)
Doğrulukla yürüyen emniyetle yürür; Fakat yollarını iğrilten belli olur. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 10, 9)
İyi adam Rabbden lûtuf bulur; Fakat niyetleri bozuk olanı Rab mahkûm eder. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 12, 2)
Salihlerin düşünceleri haktır; Fakat kötülerin öğütleri hiledir. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 12, 5)
Kötüler yıkılır ve yok olurlar; Fakat salihlerin evi durur. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 12, 7)
Salihe hiç zarar değmez; Fakat kötüler şerle dolar. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 12, 21)
Yüreğindeki kaygı insanı çöktürür; Fakat iyi söz yüreğini sevindirir. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 12, 25)
Kibirden ancak kavga çıkar; Fakat iyi öğüdü dinliyenin yanında hikmet vardır. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 13, 10)
Sözü hor gören kendi üzerine helâk getirir; Fakat emirden korkandır ki, mükâfat alır. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 13, 13)
Yumuşak cevap gazabı yatıştırır; Fakat sert söz öfkeyi kışkırtır. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 15, 1)

Mehmet Ali Efendi, Beyaz zemin üzeri siyah mürekkep ile yazılmış. Hicri 1371 tarihli. “İbadet Eden Alimler Allah’tan Korkarlar.” Altın cetvelli
Söze dikkat eden iyilik bulur; Ve Rabbe güvenen mutlu olur. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 16, 20)
İyi ad büyük zenginlikten, Ve lûtuf bulmak gümüş ve altından üstün tutulmalıdır. Zenginle fakir karşılaşırlar; Onların hepsini yaratan Rabdir. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 22, 1-2)
Alçak gönüllü olmanın ve Rab korkusunun sonu, servet, izzet ve hayattır. Sapık adamın yolunda dikenler ve kementler vardır; Canını koruyan onlardan uzak kalır. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 22, 4-5)
Kazancı çoğaltmak için fakiri ezen, Ve zengine veren, ancak yoksulluğa düşer. Kulağını iğ, ve hikmetli adamların sözlerini dinle, Ve yüreğini benim bilgime koy. Çünkü onları kendi içinde saklarsan hoştur… (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 22, 16-18)
Oğlum, eğer senin yüreğin hikmetli ise, Benim yüreğim de sevinir. Dudakların doğru şeyler söylediği zaman, Benim gönlüm de sevinçle coşar. Yüreğin günahkârlara imrenmesin; Ancak bütün gün Rab korkusunda ol; Çünkü gerçekten bir son vardır; Ve ümidin boşa çıkmıyacaktır. Oğlum, dinle ve hikmetli ol, Ve yolda yüreğini doğrult. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 23, 15-19)
Kendi babanı dinle, Ve ihtiyar olduğu zaman, ananı hor görme. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 23, 22)
Hakikati satın al, ve onu satma; Hikmeti ve terbiyeyi ve anlayışı da. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 23, 23)
Kötülük edenlerden ötürü kızma; Kötü adamlara da imrenme; (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 24, 19)
Ve ben gördüm, derin düşündüm; Baktım, ibret aldım; (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 24, 32)
Nefsine hâkim olmıyan adam, Yıkılmış ve duvarsız şehir gibidir. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 25, 28)
Yarınki günle övünme; Çünkü gün ne doğuracak bilmezsin. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 27, 1)
Yoksulları ezen fakir adam Süpüren ve ekmek ııbırakmıyan yağmur gibidir. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 28, 3)
Kabahatlerini örten muvaffak olmaz; Fakat onları itiraf edip bırakan, merhamet bulur. Daima korkan adama ne mutlu! Yüreğini katılaştıran ise, belâya düşer. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 28, 13-14)
Kendi yüreğine güvenen akıIsızdır; Fakat kim hikmetle yürürse, o kurtulur. Kim fakire verirse, onun eksiği olmaz; Fakat kim ondan göz çevirirse, o çok lânet alır. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 28, 26-27)
Kanlı adamlar kâmil adamdan nefret ederler; Doğru adamlar ise, onun canını korurlar. Akılsız bütün öfkesini ortaya döker; Hikmetli adam ise, onu tutar ve susturur. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 29, 10-11)
İnsanın basireti öfkesini geciktirir; Ve suç bağışlamak onun güzelliğidir. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 19, 11)
Öğüt dinle ve terbiye al ki, Kendi sonunda hikmetli olasın. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 19, 20)
Hileli terazi Rabbe mekruhtur; Fakat doğru tartı onun makbulüdür. Gurur gelince utanç da gelir; Fakat hikmet alçak gönüllüler iledir. Doğruların kemali kendilerine yol gösterir; Fakat hainlerin sapıklığı kendilerini helâk eder. Gazap gününde mal işe yaramaz; Fakat salâh ölümden kurtarır. Kâmil adamın salâhı kendi yolunu doğrultur; Fakat kötü adam kendi kötülüğü ile düşer. Doğruların salâhı kendilerini kurtarır; Fakat hainler kendi fesatları ile tutulurlar. Kötü adam öldüğü zaman bekleyişi boşa çıkar; Ve fesat ümidi yok olur. Salih sıkıntıdan kurtulur… (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 11, 1-8)
İNKAR EDENLERİN YOLUNA UYMAMAK
Çünkü senin yüreğine hikmet girecek, Ve canına bilgi hoş gelecek; Akıl sana bekçilik edecek; Anlayış seni koruyacak; Ta ki, seni şerir adamın yolundan, İğri sözlü adamdan korusun. Onlar karanlığın yollarında yürümek için, Doğruluk yollarını bırakırlar; şer yapmakla sevinirler, Şerrin iğriliğile mesrur olurlar; Onlar ki, yolları dolambaçtır, Ve yollarında iğridirler… (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 2, 10-15)
Kötülerin yoluna girme, Ve şerir adamların yolunda yürüme. Sen ondan sakın, yanından geçme; Onun yanından sap da geç. Çünkü onlar kötülük etmezlerse uyumazlar; Ve kimseyi sürçtürmezlerse, uykuları kaçar. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 4, 14-16)

Thomas Cole, Mimarın Rüyası, 1840, Sanat Müzesi, Ohio
DOĞRU OLANLARIN YOLU
Ta ki, iyi adamların yolunda yürüyesin, Ve salihlerin yollarını tutasın. Çünkü memlekette doğru adamlar oturacaklar, Ve kâmiller orada kalacaklardır. Fakat kötü adamlar memleketten atılacaklar, Ve hainler ondan söküleceklerdir. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 2, 20-22)
Salihlerin yolu ise, doğan şık gibidir, Tam gün oluncıya kadar git gide parlar. Kötülerin yolu koyu karanlık gibidir; Neden sürçtüklerini bilmezler. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 4, 18-19)
SADECE ALLAH’A GÜVENMEK
Bütün yüreğinle Rabbe güven, Ve kendi anlayışına dayanma; Bütün yollarında onu tanı, O da senin yollarını doğrultur. Kendi gözünde hikmetli olma; Rabbden kork, ve şerden ayrıl; Senin bedenine şifa, Ve kemiklerine ilik olacaktır. Malınla, ve bütün mahsulünün turfandası ile, Rabbi taziz et; Böylece ambarların bol bol dolar… (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 3, 5-10)
HİKMETİN ÖNEMİ
Hikmet çağırmıyor mu, Ve anlayış sesini işittirmiyor mu? Yol kenarındaki yüksek yerlerin ııbaşında, Yolların birleştiği yerde o duruyor; Kapıların yanında, şehrin ağzında, Kapılara girilecek yerde yüksek sesle çağırıyor: Ey insanlar, size çağırıyorum; Ve sesim Adem oğullarınadır. Ey bön adamlar, ayırt etmeği öğrenin; Ve ey akılsızlar, anlayış öğrenin. Dinleyin, çünkü âlâ şeyler söyliyeceğim; Ve dudaklarımın açılması doğru şeyler için olacak. Çünkü ağzım hakikat beyan edecek; Ve kötülük dudaklarıma mekruhtur. Ağzımın bütün sözleri salâhladır; Onlarda ters yahut iğri şey yoktur. Anlıyana onların hepsi açıktır, Ve bilgiyi bulanlar için doğrudur. Gümüşü değil, terbiyemi, Ve seçme altından ziyade bilgiyi alın. Çünkü hikmet yakutlardan iyidir; Ve hoşa giden bütün şeyler ona denk olamaz. Ben, hikmet, basireti kendime mesken ettim, Ve tedbir bilgisini bulurum. Rab korkusu şerden nefret etmektir; Kibirden, ve gururdan, ve şer yolundan, Ve iğri sözden nefret ederim. Öğüt, ve sağlam bilgi benimdir; Ben anlayışım; kudret benimdir. Benim vasıtamla krallar hükûmet ederler, Ve emîrler adaleti emrederler. Reislerle beyzadeler, Dünyanın bütün hâkimleri vasıtamla hükmederler. Beni sevenleri ben severim; Ve erken arıyanlar beni bulurlar. Servet ve izzet, Dayanıklı mal ve salâh yanımdadır. Meyvam altından, saf altından daha iyidir; Ve mahsulüm seçme gümüşten iyidir. Salâh yolunda, Adalet yolları ortasında yürürüm; Ta ki, beni sevenleri mala varis kılayım, Ve onların hazinelerini doldurayım… (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 8, 1-21)
Rab korkusu hikmetin başlangıcıdır; Ve Kuddûsu tanımak, anlayıştır. Çünkü günlerin benim vasıtamla çoğalacak, Ve ömrünün yılları artacak. Eğer hikmetli isen, kendin için hikmetlisin; Ve eğer istihza edersen, onu yalnız sen yüklenirsin. (Hz. Süleyman’ın Meselleri, Bab 9, 10-12)

HZ. SÜLEYMAN,HZ. ZÜLKARNEYN VE MEHDİ BENZERLİKLERİ

Sitenin önceki bölümlerinde Hz. Süleyman kıssasından ahir zamana yönelik olan çeşitli işaretler üzerinde durduk ve ahir zamanda, Altınçağ’da İslam ahlakının dünya üzerinde hakim olmasının Hadi sıfatını taşıyan bir şahs-ı manevinin (Mehdi) vesilesiyle olacağını belirttik.
Peygamber Efendimizden rivayet edilen hadislerde ahir zamanın ve Altınçağ’ın alametleri haber verilmiştir. Günümüzde gerçekleşen olayları bu alametler ile kıyasladığımızda ise, ahir zamanın içinde yaşadığımız dönem olduğunu gösteren ve aynı zamanda Altınçağ’ın gelişini müjdeleyen pek çok işaret görmekteyiz.
Ahir zamanın başlangıcı, hadislerde, fitnelerin çoğaldığı, savaş ve çatışmaların arttığı, dünya üzerinde çok büyük bir ahlaki yozlaşmanın baş gösterdiği din ahlakından uzaklaşıldığı bir kaos ortamı olarak tanımlanmıştır. Söz konusu dönemde, dünyanın dört bir yanında doğal felaketler olacak, fakirlik hiçbir dönemde olmadığı kadar artacak, suç oranlarında çok büyük bir tırmanma görülecek, cinayetler ve katliamlar birbirini takip edecektir. Ancak bu ahir zamanın sadece ilk aşamasıdır; ikinci aşamada Allah Mehdi’yi vesile kılarak insanlığı bu kaos ortamından kurtaracaktır.
Elbette burada sayılan olaylar tarih boyunca birçok kez yaşanmıştır. İnsanlık tarihi boyunca pek çok savaş, doğal felaket ya da deprem gerçekleşmiştir. Ahlaki dejenerasyon her dönemde farklı toplumlarda görülmüş, fakirlik ve açlık dünyanın dört bir yanında asırlardır süregelmiştir. Ahir zaman alametlerini bu olaylardan ayıran fark ise bu alametlerin hepsinin aynı dönem içinde, birbiri ardına ve hadislerde belirtilen bazı özel şekillerde gerçekleşmesidir. Burada şunu da müjdelemeliyiz ki; Peygamberimizin hadislerinde anlatılan bu büyük kaos sadece geçici bir dönem yaşanacak ve Altınçağ’ın başlangıcı bu çalkantılı dönemi sona erdirecektir.


Mehmed Nuri (Beşiktaşlı). Hicri 1364 tarihli sülüs hat. Kuran’dan bir ayet yazılı; “Allah herşeyi işitir ve bilir.”

Altınçağ savaşların ve çatışmaların son bulduğu, insanlığa büyük belalar getiren dinsiz ideolojilerin tarihin karanlıklarına gömüldüğü ve dünyanın bolluk, bereket ve adaletle dolup taştığı bir dönem olacaktır. İslam ahlakı tüm dünyaya yayılacak, insanlar akın akın dine yöneleceklerdir. İslam ahlakının bu büyük hakimiyeti -daha önce de vurguladığımız gibi- Peygamber Efendimizin bazı hadislerinde Hz. Süleyman ve Hz. Zülkarneyn’in dünya hakimiyetlerine benzetilerek tarif edilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:
Mehdi tıpkı Zülkarneyn ve Süleyman gibi dünyaya hükmedecektir. (El Kavlul Muhtasar Fi Alamatil Mehdiy-il Muntazar, s.29)
Tüm olarak yeryüzünün meliki dört tanedir. Onların ikisi: Zülkarneyn ve Süleyman müminlerden, diğer ikisi, Nemrud ve Buhtunnasr kafirlerdendir. Yere beşinci olarak ehli beytimden biri sahip olacak. Yani Mehdi. (Mektubat-ı Rabbani, 2/1163)
İlerleyen bölümlerde ahir zamanda olduğumuzu ve aynı zamanda da kutlu Altınçağ döneminin çok yakın olduğunu gösteren alametlerden bazı örnekler verilecektir.

ALTINÇAĞ

Buraya kadar verilen hadislerde de görüldüğü gibi ahir zaman alametlerinin birbiri ardı sıra gerçekleşmesi, dünya üzerinde yaşanmaya başlayacak olan Altınçağ’ı müjdelemektedir.
Altınçağ tıpkı Hz. Süleyman döneminde olduğu gibi zenginliğin, ihtişamın, güzelliklerin, huzurun, barışın yaşandığı, Kuran ahlakının yaygınlaşması ile dünya üzerinde cennet benzeri bir hayatın sürdüğü bir dönem olacaktır. Kuşkusuz bu, dünya tarihinin son dönemi için Allah’ın büyük bir müjdesi ve lütfudur. Allah, iman eden kullarına bu müjdeyi Kuran’da da vermiştir. Ayette şöyle buyurulmaktadır:
Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

HZ. SÜLEYMAN HZ. ZÜLKARNEYN DÖNEMLERİ VE ALTINÇAĞ
Sitenin önceki bölümlerinde Hz. Süleyman’ın tüm insanlara örnek olan ahlakı ve hayatı hakkında birçok detay üzerinde durduk. Allah’a olan samimiyetinden, her işinde O’na yönelip dönmesinden, cesaretinden, adaletli uygulamalarından, hoşgörülü, affedici, nezaketli, misafirperver, barış yanlısı ve asil karakterinden bahsettik. Bunların yanısıra devlet yönetiminden, istihbarat ve diplomasi konusundaki başarılarından, imar çalışmalarından ve sanatsal girişimlerinden çeşitli örnekler verdik. Aynı şekilde Hz. Zülkarneyn ile Hz. Süleyman arasındaki benzerlikleri anlatarak, Hz. Zülkarneyn’in de Kuran’da övülen salih kullardan olduğunu anlattık.
Site boyunca verilen tüm detaylar Hz. Süleyman’ın insanların tahmin dahi edemedikleri ve bilgisine sahip olmadıkları sanatsal ve bilimsel çalışmalarda bulunduğunu ortaya koymaktadır. O, yaşadığı dönem boyunca birçok alanda olağanüstü gelişmeler yaşanmasına öncülük etmiş güçlü bir hükümdar, Allah’ın değerli bir elçisidir. Hz. Zülkarneyn de yine kendi döneminde dünya üzerinde hakimiyet kurmuş, çok üstün bir ilimle toplumları yönlendirmiş bir yönetici olmuştur.
Hz. Süleyman ve Hz. Zülkarneyn kıssalarını incelerken üzerinde durduğumuz bir diğer konu ise söz konusu kıssalardaki ahir zamana yönelik işaretlerdi. Peygamberimizin hadislerinden de anlaşılacağı gibi, Altınçağ da, tıpkı Hz. Süleyman ve Hz. Zülkarneyn dönemlerinde olduğu gibi, sanat, bilim, teknoloji gibi alanlarda olağanüstü gelişmelerin yaşanacağı bir dönem olacaktır. Hz. Süleyman ve Hz. Zülkarneyn dönemleri geçmişte yaşanmıştır, Altınçağ dönemi ise gelecekte yaşanacaktır. Ancak üçü de Allah’ın bizlere bildirdiği gerçek haberlerdir.
Mehdilik, Hz. Süleyman’ın ve Hz. Zülkarneyn’in üstün ahlaklarının, ahir zamanda yeniden, daha değişik ve geniş bir zeminde hayat bulmasıdır. Hz. Süleyman’ın ve Hz. Zülkarneyn’in şahs-ı manevileri, ruhları, mantıkları, akıl tecellileri, sosyal tecellileri ahir zamanda kendini gösterecektir.
Hz. Süleyman, Hz. Zülkarneyn ve Mehdi dönemleri, İslam’ın, güzel ahlakın yeryüzünde yaygın şekilde yaşanmasıdır. Her üçü de Allah’ın beğendiği dönemlerdir. Kuran’da ve Peygamberimizin hadislerinde bildirilen Buhtunasr, Nemrut ve Firavun dönemleri ise şeytaniyetin ve imansızlığın hakim olduğu dönemlerdir. Bu dönemlerin hemen ardından Allah nasıl İslam ahlakını hakim ettiyse, ahir zamanda yani dünyanın son döneminde de Rabbimiz İslam ahlakının hakim olduğu bir dönemi kullarına yaşatacaktır. İşte bu Altınçağ’dır.
Bu çağ, Hz. Süleyman ve Hz. Zülkarneyn devirlerinin daha geniş çaplı bir yansıması ve tecellisidir. Bir başka deyişle Mehdilik; huzur, mutluluk, sevgi, kardeşlik, vefa, barış, fedakarlık, insancıllık, yardımseverlik gibi özelliklerin dünyaya hakim olmasıdır.
Hz. Süleyman ve Hz. Zülkarneyn ile Altınçağ dönemi arasındaki benzerliklerden bazı örnekleri şu şekilde sıralayabiliriz:
MEHDİ’NİN DÜNYA HAKİMİYETİ
Daha önce de vurguladığımız gibi Hz. Süleyman ve Hz. Zülkarneyn İslam ahlakını dünyaya hakim kılmışlardır. Çok geniş bir coğrafyaya hükmetmiş, çok güçlü bir orduya sahip olmuşlardır ve onların dönemi bu yönüyle Altınçağ ile çok büyük benzerlikler göstermektedir.
Altınçağ dönemi de İslam ahlakının tüm dünyaya hakim olacağı, insanların akın akın Müslüman olacakları, inkarcı ideolojilerin yeryüzünden silineceği, dinin Peygamberimiz dönemindeki şekliyle yaşanacağı bir dönemdir. Bazı hadislerde Altınçağ dönemindeki hakimiyet şu şekilde tarif edilmektedir: